EVRİMCİ
İDDİALARIN GEÇERSİZLİĞİ
Önceki bölümlerde, evrim teorisinin geçersizliğini fosil biliminin
ve moleküler biyolojinin ortaya koyduğu delillerle inceledik. Bu
bölümde ise, evrimcilerin teorilerine delil olarak göstermeye çalıştıkları
bazı biyolojik olay ya da kavramları ele alacağız. Bu konular, hem
evrimi destekleyen hiçbir bilimsel bulgu olmadığını göstermeleri,
hem de evrimcilerin ne denli büyük çarpıtma ve göz boyamalara başvurduklarını
gözler önüne sermeleri açısından önemlidirler.
Varyasyonlar Ve Türler Arasındaki Aşılmaz
Sınırlar
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme"
demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin
ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına
neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik
bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon
potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır,
kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.
Türlerdeki
Varyasyonlar Evrim Değildir
Türlerin Kökeni'nde Darwin iki
kavramı birbirine karıştırmştı: Bir tür içindeki varyasyonlar
ve yeni bir türün oluşumu. Darwin örneğin, köpek türünün
içindeki çeşitliliği gözlemledi ve bu varyasyonların bir
gün başka bir türe dönüşeceklerini düşündü. Bugün bile evrimciler
bir tür içindeki varyasyonları evrim olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Ancak tür içindeki varyasyonların
evrim olmadığı bilimsel bir gerçektir. Örneğin, doğada kaç
köpek türü olduğu hiç önemli değildir, çünkü bunların hepsi
daima köpek olarak kalacaklardır. Bir türden diğer bir türe
geçiş kesinlikle meydana gelmeyecektir. |
Evrimciler ise, bir türün içindeki varyasyonları teoriye delil
olarak göstermeye çalışırlar. Oysa varyasyon evrime delil oluşturmaz,
çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin
ortaya çıkmasından ibarettir ve genetik bilgiye yeni bir özellik
kazandırmaz.
Varyasyon her zaman genetik bilginin sınırları içinde olur. Genetik
biliminde söz konusu sınıra "gen havuzu" denir. Bir canlı türünün
gen havuzunda bulunan bütün özellikler, varyasyon sayesinde çeşitli
biçimlerde ortaya çıkabilir. Örneğin varyasyon sonucunda, bir sürüngen
türünün içinde diğerine göre biraz daha uzun kuyruklu ya da biraz
daha kısa ayaklı cinsler ortaya çıkabilir, çünkü kısa ayak bilgisi
de, uzun ayak bilgisi de sürüngenlerin gen havuzunda vardır. Ama
varyasyon sürüngenlere kanat takıp, tüy ekleyip, metabolizmalarını
değiştirip onları kuşa dönüştüremez. Çünkü bu tür bir dönüşüm canlının
genetik bilgisinde bir artış olmasını gerektirir, fakat varyasyonlarda
böyle bir durum söz konusu değildir.
Darwin, teorisini ortaya attığında bu gerçeğin
farkında değildi. Varyasyonların bir sınırı olmadığını sanıyordu.
1844'te yazdığı bir yazısında, "çoğu yazar doğadaki varyasyonun
bir sınırı olduğunu kabul ediyor, ama ben bu düşüncenin dayandığı
tek bir somut neden bile göremiyorum" demişti.1
Türlerin Kökeni adlı kitabında da çeşitli varyasyon örneklerini
teorisinin en büyük delili gibi göstermişti. Örneğin Darwin'e göre;
daha bol süt veren inek cinsleri yetiştirmek için farklı inek varyasyonlarını
çiftleştiren hayvan yetiştiricileri, sonunda inekleri başka bir
canlı türüne dönüştüreceklerdi. Darwin'in, bu "sınırsız değişim"
fikrini en iyi ifade eden ise, Türlerin Kökeni adlı kitabında yazdığı
şu cümleydi:
Bir ayı cinsinin doğal
seleksiyon yoluyla giderek daha fazla suda yaşamaya uygun özellikler
elde etmesinde, giderek daha büyük ağızlara sahip olmasında ve
sonunda bu canlının dev bir balinaya dönüşmesinde hiçbir zorluk
göremiyorum.2

AYILAR BALİNALARA DÖNÜŞEBİLİR Mİ?!...
Darwin, Türlerin Kökeni adlı
kitabında, balinaların yüzmek için çabalayan ayılardan evrimleştiğini
iddia etmişti! Bunun nedeni, Darwin'in bir canlı türü içindeki
değişimleri sınırsız sanmasıydı. 20. yüzyılın bilimi, hayal
gücüne dayalı bu evrimci senaryoları geçersiz kıldı.
|
Darwin'in bu denli iddialı örnekler vermesinin
nedeni, içinde yaşadığı yüzyılın ilkel bilim anlayışıydı. 20. yüzyıl
bilimi ise, canlılar üzerinde yapılan benzeri deneyler sonucunda "genetik
değişmezlik" (genetik homoestatis) denilen bir ilkeyi ortaya çıkardı.
Bu ilke, bir canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm eşleştirme
(farklı varyasyon oluşturma) çabalarının sonuçsuz kaldığını, canlı
türleri arasında aşılmaz duvarlar olduğunu ortaya koyuyordu. Yani
farklı inek varyasyonlarını çiftleştiren hayvan yetiştiricilerinin
sonunda inekleri Darwin'in iddia ettiği gibi başka bir türe dönüştürmeleri,
kesinlikle mümkün değildi. Darwin Retried adlı kitabıyla
Darwinizm'in geçersizliğini ortaya koyan Norman Macbeth bu konuda
şöyle yazar:
Sorun canlıların gerçekten de
sınırsız bir biçimde varyasyon gösterip göstermedikleridir... Türler
her zaman için sabittirler. Yetiştiricilerin yetiştirdikleri değişik
bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan ileri gitmediğini,
hatta hep orijinal formlarına geri döndüğünü biliriz. 3
Hayvan yetiştiriciliği konusunda dünyanın en önemli uzmanlarından
biri sayılan Luther Burbank bu gerçeği, "bir canlıda oluşabilecek
muhtemel gelişmenin bir sınırı vardır ve bu kanun, bütün yaşayan
canlıları belirlenmiş bazı sınırlar içinde sabit tutar" diyerek
ifade etmektedir.4
Danimarkalı bilim adamı W. L, Johannsen ise bu konuda
şöyle der:
Darwin'in bütün vurgusunu
üzerine dayandırdığı varyasyonlar, gerçekte belirli bir noktanın
ilerisine götürülemezler ve bu nedenle varyasyonlar 'sürekli değişim'in
(evrimin) nedenini oluşturmazlar.5
Darwin'in Galapagos adalarında gördüğü farklı
ispinozlar da aynı şekilde evrime delil oluşturmayan bir varyasyon
örneğidir. Son yıllarda yapılan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in
teorisinin öngördüğü gibi sınırsız bir değişim yaşanmadığını ortaya
koymuştur. Dahası, Darwin'in 14 ayrı tür olarak belirlediği farklı
ispinoz tiplerinin çoğu, aslında birbirleri ile çiftleşebilen, yani
aynı türün üyeleri olan varyasyonlardır. Bilimsel gözlemler, hemen
her evrimci kaynakta efsaneleştirilerek anlatılan "ispinoz gagaları"
örneğinin, gerçekte bir "varyasyon" örneği olduğunu, yani evrim
teorisine delil oluşturmadığını göstermektedir. Galapagos Adaları'na
"Darwinistik evrimin kanıtlarını bulmak" için giden ve adalardaki
ispinoz türlerini uzun yıllar boyunca gözlemleyen Peter ve Rosemary
Grant'in ünlü çalışmaları, adada bir "evrim" yaşanmadığını belgelemekten
başka bir sonuç vermemiştir. 6
Antibiyotik Direnci Ve DDT Bağışıklığı Evrime
Kanıt Değildir
Evrimciler tarafından teorilerine delil olarak gösterilmek istenen
biyolojik olguların biri, bakterilerin antibiyotik direncidir. Evrim
teorisini destekleyen pek çok kaynak, antibiyotik direncini "faydalı
mutasyonların canlıları geliştirmesine dair bir örnek" olarak gösterir.
Benzer bir iddia, DDT gibi böcek öldürücü ilaçlara karşı bağışıklık
geliştiren böcekler için de ileri sürülür.
Oysa bu konuda da evrimciler yanılmaktadırlar.
Antibiyotikler, bazı mikro organizmalar tarafından diğer mikro
organizmalara karşı savaşmak üzere üretilen "öldürücü moleküllerdir".
İlk antibiyotik, 1928 yılında Alexander Fleming tarafından keşfedilen
penisilindir. Fleming, küf mantarının (mold), Staphylococcus bakterisini
öldüren bir molekül ürettiğini fark etmiş ve bu buluş tıp dünyasında
yeni bir çığır açmıştır. Mikro organizmalardan alınan antibiyotikler
çeşitli bakterilere karşı kullanılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır.
Ancak bir zaman sonra bir gerçek fark edilmiştir: Bakteriler antibiyotiklere
karşı zamanla bağışıklık kazanmaktadırlar. Bunun mekanizması ise
şöyle işlemektedir: Antibiyotiğe maruz kalan bakterilerin büyük
kısmı ölmekte, ama bazıları bu antibiyotikten etkilenmemekte ve
bunlar hızla çoğalarak tüm popülasyonu oluşturur hale gelmektedirler.
Böylece tüm popülasyon, antibiyotiğe dirençli hale gelmektedir.
Evrimciler bu olguyu, "bakterilerin şartlara uyum sağlayıp evrimleşmesi"
olarak gösterme çabasındadırlar. Oysa olay bu yüzeysel evrimci değerlendirmeden
çok daha farklı gerçekleşmektedir. Bu konuda en detaylı çalışmaları
yapan isimlerden biri, 1997 yılında yayınlanan Not By Chance adlı
kitabıyla tanınan İsrailli biyofizikçi Dr. Lee Spetner'dır. Spetner,
bakteri bağışıklığının iki farklı mekanizma ile sağlandığını, ama
bunların ikisinin de evrim teorisine hiç bir kanıt oluşturmadığını
anlatır. Bu iki mekanizma:
1) Bakterilerde zaten var olan direnç genlerinin aktarılması ve
2) Mutasyon sonucunda genetik bilgi kaybına uğrayan bakterilerin
antibiyotiğe dirençli hale gelmesidir.
Spetner, 2001 tarihli bir makalesinde ilk mekanizmayı şöyle açıklamaktadır:

Evrimcilerin, bakterilerin antibiyotik
direncini evrime delil göstermeleri bir aldatmacadan ibarettir.
|
Bazı mikro organizmalar, antibiyotiklere direnç
sağlayan genlere sahiptirler. Bu bağışıklık, antibiyotik molekülünün
formunu bozma veya onu hücreden dışarı atma sayesinde gerçekleşir.
Bu genlere sahip olan organizmalar bunu diğer bakterilere transfer
ederek onlara da bağışıklık kazandırabilirler. Bağışıklık mekanizması
belirli bir antibiyotiğe yönelik olsa da, pek çok patojenik bakteri...
farklı gen setleri edinmeyi ve çeşitli bakterilere karşı bağışıklık
kazanmayı başarmıştır.7
Prof. Spetner bunun bir "evrim delili" olmadığını ise şöyle açıklar:
Antibiyotik bağışıklığının bu şekilde elde edilmesi...
evrim için delil oluşturması beklenen mutasyonlar için bir prototip
(örnek) oluşturmaz. Teoriyi (evrimi) sergileyen mutasyonlar, bakterinin
genomuna bilgi ekleyen genetik değişiklikler değildir; bu değişiklikler
aynı zamanda tüm biokozma (biyolojik dünyaya) bilgi eklemelidir.
Genlerin yatay transferi, sadece, zaten bazı türlerde var olan genetik
bir bilgiyi dağıtmaktadır.8
Yani ortada bir evrim yoktur, çünkü yeni bir genetik bilgi ortaya
çıkmamakta, sadece zaten daha önceden var olan bir genetik bilgi
bakteriler arasında transfer edilmektedir.
Bağışıklığın ikinci türü, yani mutasyon sonucunda ortaya çıkan
bağışıklık da bir evrim örneği değildir. Spetner konuyu şöyle açıklar:
Bazen de bir mikro organizma, tek bir nükleotidin
(DNA basamağının) rastlantısal olarak yer değiştirmesi sonucunda
bir antibiyotiğe karşı bağışıklık edinir... İlk kez Waksman ve Albert
Schatz tarafından 1944'de rapor edilen Streptomisin (Streptomycin),
bakterilerin bu yolla bağışıklık kazanabildiği bir antibiyotiktir.
Ama her ne kadar geçirdiği mutasyon, streptomisinin varlığı durumunda
mikro organizmaya yararlı olsa da, yine de bu, Neo-Darwinist teori
tarafından ihtiyacı duyulan mutasyon türü için bir örnek oluşturmaz.
Streptomisine bağışıklık sağlayan mutasyonun etkisi ribozomda ortaya
çıkar ve bu mutasyon, antibiyotik molekülü ile ribozom arasındaki
moleküler eşleşmeyi bozar.9
Spetner, bu olayı Not By Chance isimli kitabında kilit-anahtar
ilişkisinin bozulmasına benzetmektedir. Streptomisin, bir kilide
birebir uyan bir anahtar gibi, bakterilerin ribozomuna yapışır ve
bu rizobomu etkisiz hale getirir. Mutasyon ise ribozomun şeklini
bozmakta ve bu durumda streptomisin ribozoma yapışamamaktadır. Bu,
"bakteri streptomisine karşı bağışıklık kazandı" gibi yorumlansa
da, aslında bakteri için bir kazanç değil kayıptır. Spetner üstteki
satırlarına şöyle devam eder:
Ortaya çıkmaktadır ki, (ribozomun yapısındaki)
bu bozulma, bir spesifiklik (belirli bir işe göre özelleşme) azalması,
yani bir enformasyon (bilgi) kaybıdır. Asıl nokta şudur ki, (evrim)
bu gibi mutasyonlar ile sağlanamaz, bu mutasyonlar ne kadar çok
olursa olsun. Evrimin, spesifikliği azaltan mutasyonlarla inşa edilmesi
mümkün değildir.10
Konunun özeti şudur: Bakterinin ribozomuna isabet eden bir mutasyon,
bu bakteriyi Streptomisin'e karşı dirençli hale getirebilmektedir.
Ama bunun nedeni, mutasyonun ribozomu "bozması"dır. Yani bakteriye
bir genetik bilgi eklenmemektedir. Aksine ribozomunun yapısı bozulmaktadır,
gerçekte bir anlamda bakteri "sakat" hale gelmektedir. (Nitekim
bu mutasyonu geçiren bakterilerin ribozomunun normal bakterilere
göre daha verimsiz olduğu belirlenmiştir.) Bu "sakatlık", ribozoma
yapışacak şekilde bir tasarıma sahip olan antibiyotiği engellediği
için, ortaya "antibiyotik bağışıklığı" çıkmaktadır.
Sonuçta ortada "genetik bilgiyi geliştiren" bir mutasyon örneği
yoktur. Antibiyotik direncini evrime kanıt gibi göstermek isteyen
evrimciler, konuyu çok yüzeysel bir biçimde değerlendirmekte ve
yanılmaktadırlar.
DDT ve benzeri ilaçlara karşı böceklerde gelişen
bağışıklık için de aynı durum söz konusudur. Bu bağışıklık örneklerinin
çoğunda, zaten daha önceden var olan bağışıklık genleri kullanılmaktadır.
Evrimci biyolog Francisco Ayala; "böcek zehirlerinin en kapsamlı
türlerine karşı gösterilen bağışıklık, bu insan-yapımı maddeler
böceklere uygulandığında, o böcek türünün çeşitli genetik varyasyonlarında
açıkça vardı" diyerek bu gerçeği kabul eder.11
Mutasyonla açıklanan diğer bazı örnekler ise, aynen yukarıda anlatılan
ribozom mutasyonunda olduğu gibi, böceklerde "genetik bilgi kaybı"na
yol açan olgulardır.
Bu durumda bakteri ve böceklerdeki bağışıklık mekanizmalarının
evrim teorisine delil oluşturduğu ileri sürülemez. Çünkü evrim teorisi,
canlıların mutasyonlar yoluyla geliştikleri iddiasına dayalıdır.
Spetner, ne antibiyotik bağışıklığının ne de bir başka biyolojik
olgunun böyle bir mutasyon örneği göstermediğini şöyle açıklar:
Makroevrimin ihtiyaç duyduğu mutasyonlar hiç
bir zaman gözlemlenmemiştir. Neo-Darwinist teori tarafından ihtiyaç
duyulan rastlantısal mutasyonları temsil edebilecek, moleküler düzeyde
incelenmiş hiçbir mutasyonun genetik bilgi eklediği görülmemiştir.
Araştırdığım soru "gözlemlenmiş mutasyonlar, teorinin destek bulmak
için ihtiyaç duyduğu mutasyonlar mıdır" sorusudur. Cevap "HAYIR"
çıkmaktadır.12
Körelmiş Organlar Yanılgısı Evrim literatüründe uzunca bir
süre yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız
bir kenara bırakılan iddialardan biri, "körelmiş organlar" kavramıdır.
Ancak bir kısım yerli evrimci, "körelmiş organlar"ı hala evrimin
büyük bir delili sanmakta ve öyle göstermeye çalışmaktadırlar.
Körelmiş organlar iddiası bundan bir asır kadar önce ortaya atılmıştı.
İddiaya göre, canlıların bedenlerinde atalarından kendilerine miras
kalmış, ancak kullanılmadıkları için zamanla körelmiş işlevsiz organlar
yer alıyordu.
Bu kesinlikle bilimsel bir iddia değildi, çünkü bilgi eksikliğine
dayanıyordu. "İşlevsiz organlar", aslında "işlevi tespit edilememiş"
organlardı. Bunun en iyi göstergesi de, evrimciler tarafından sayılan
uzun "körelmiş organlar" listesinin giderek küçülmesi oldu. Kendisi
de bir evrimci olan S. R. Scadding, Evolutionary Theory (Evrimsel
Teori) dergisinde yazdığı "Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur
mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle kabul eder:

Evrim literatüründe uzunca bir süre
yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız
bir kenara bırakılan iddialardan biri, "körelmiş organlar"
kavramıdır. Darwin tarafından "körelmiş organ" olarak nitelendirilen
gözdeki yarım ay şeklindeki çıkıntının gözün temizlenmesi
ve nemlendirilmesi işine yaradığı anlaşıldı.
|
(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz
arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek küçüldü... Bir organın
işlevsiz olduğunu tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş
organlar iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş
organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt oluşturamayacağı
sonucuna varıyorum.13
Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında ortaya atılan
"körelmiş insan organları" listesi, apandisit, kuyruk sokumu kemiği
gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. Ancak bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın
listesindeki organların hepsinin vücutta çok önemli işlevlere sahip
olduğu ortaya çıktı. Örneğin "körelmiş organ" sayılan apandisitin,
gerçekte vücuda giren mikroplara karşı mücadele eden lenf sisteminin
bir parçası olduğu belirlendi. Bu gerçek, 1997 tarihli bir tıp kaynağında
şöyle belirtilir: "Vücuttaki timus, karaciğer, dalak, apandisit,
kemik iliği gibi başka organlar lenfatik sistemin parçalarıdır.
Bunlar da vücudun enfeksiyonla mücadelesine yardım ederler."14
Aynı "körelmiş organlar" listesinde yer alan bademciklerin ise
boğazı, özellikle erişkin yaşlara kadar, enfeksiyonlara karşı korumada
önemli rol oynadığı keşfedildi. Omuriliğin sonunu oluşturan kuyruk
sokumunun, leğen kemiği çevresindeki kemiklere de destek sağladığı
ve küçük bazı kasların tutunma noktası olduğu anlaşıldı. İlerleyen
yıllarda yine "körelmiş organlar" olarak sayılan timüs bezinin T
hücrelerini harekete geçirerek vücudun savunma sistemini aktif hale
getirdiği; pineal bezin önemli hormonların üretilmesinden sorumlu
olduğu; tiroid bezinin bebeklerde ve çocuklarda dengeli bir büyümenin
gerçekleşmesini sağladığı; pitüiter bezin de birçok hormon bezinin
doğru çalışmasını kontrol ettiği ortaya çıktı. Darwin tarafından
"körelmiş organ" olarak nitelendirilen gözdeki yarım ay şeklindeki
çıkıntının ise gözün temizlenmesi ve nemlendirilmesi işine yaradığı
anlaşıldı.
Körelmiş organlar iddiasında evrimcilerin yaptıkları çok önemli
bir de mantık hatası vardı. Bildiğimiz gibi evrimciler tarafından
ortaya atılan iddia, canlılardaki körelmiş organların geçmişteki
atalarından miras kaldığıydı. Oysa "körelmiş organ" olduğu söylenen
bazı organlar, insanın atası olduğu iddia edilen canlılarda yoktur!
Örneğin evrimciler tarafından insanın atası olduğu söylenen bazı
maymunlarda apandisit bulumaz. Körelmiş organlar tezine karşı çıkan
biyolog H. Enoch bu mantık hatasını şöyle dile getirmektedir:
İnsanların apandisiti
vardır. Ancak daha eski ataları olan alt maymunlarda apandisit
bulunmaz. Süpriz bir biçimde apandisit, daha alt yapılı memelilerde,
örneğin opossumlarda tekrar belirir. Öyleyse evrim teorisi bunu
nasıl açıklayabilir?15
Kısacası evrimciler tarafından ortaya atılan körelmiş organlar senaryosu
kendi içinde hem mantık hataları içermektedir, hem de bilimsel olarak
yanlıştır. İnsanlarda, sözde atalarından miras kalmış olan hiçbir
körelmiş organ yoktur. Çünkü insanlar diğer canlılardan rastlantılarla
türememiş, bugünkü formlarıyla eksiksiz ve mükemmel bir biçimde yaratılmışlardır.
  
1.
Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958, s. 186.
2.
Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First
Edition, Harvard University Press, 1964, s. 184.
3.
Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, Harvard Common
Press, New York: 1971, s. 33.
4.
Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason, s. 36.
5.
Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958. s 227.
6.
Ayrıntılı bilgi için bkz. Jonathan Wells, Icons of Evolution, 2000,
s. 159-175
7.
Dr. Lee Spetner, "Lee Spetner/Edward Max Dialogue: Continuing an
exchange with Dr. Edward E. Max", 2001, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
8.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
9.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
10.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
11.
Francisco J. Ayala, "The Mechanisms of Evolution", Scientific American,
cilt 239, Eylül 1978, s. 64
12.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
13.
S. R. Scadding, "Do 'Vestigial Organs' Provide Evidence for Evolution?",
Evolutionary Theory, Cilt 5, Mayıs 1981, s. 173
14.
The Merck Manual of Medical Information, Home edition, New Jersey:
Merck & Co., Inc. The Merck Publishing Group, Rahway, 1997
15.
H. Enoch, Creation and Evolution, New York: 1966, s. 18-19
|