EVRİMİN
MOLEKÜLER ÇIKMAZI
Kitabın önceki bölümlerinde, fosil kayıtlarının evrim teorisini
nasıl geçersiz kıldığını anlattık. Oysa bunların hiçbirini anlatmayabilirdik
de. Çünkü evrim teorisi, fosiller yoluyla araştırdığımız "türler
arası evrim" iddiasından çok daha önce çökmüştür. Teoriyi henüz
ilk aşamada anlamsız hale getiren ise, yeryüzündeki ilk canlı yaşamın
nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Evrim, bu soru karşısında, canlılığın tesadüfen meydana gelen bir
hücreyle başladığını iddia eder. Senaryoya göre, bundan dört milyar
yıl kadar önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal
maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle
karışmış ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.
Oysa, cansız maddelerin biraraya gelerek canlılığı oluşturabilecekleri
iddiası, bugüne kadar hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış,
bilim dışı bir iddiadır. Aksine, bütün bulgular, bir canlının ancak
yine bir başka canlıdan türediğini ispatlar. Her canlı hücre, bir
başka hücrenin çoğalmasıyla oluşur. Dünya üzerinde hiç kimse, en
gelişmiş laboratuvarlarda dahi, cansız kimyasal maddeleri biraraya
getirip canlı bir hücre yapmayı başaramamıştır.
Evrim teorisi ise, insan aklı, bilgisi ve teknolojisi sonucunda
bile elde edilemeyen canlı hücresinin, ilkel dünya koşullarında
rastlantılarla doğduğu iddiasındadır. İlerleyen sayfalarda bu iddianın
neden bilimin ve aklın en temel prensiplerine aykırı olduğunu inceleyeceğiz.
"Rastlantıların Doğurduğu Hücre" Masalı
Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşabileceğine inanan bir
insan, aşağıda anlatacağımız buna benzer bir hikayeye de kolaylıkla
inanabilir. Bu, bir şehrin hikayesidir.
Varsayalım ki bir gün çorak bir arazide kayaların arasına sıkışmış
bir miktar killi toprak, yağan yağmurlar sonucunda balçık haline
gelir. Balçık, güneş açınca kayaların arasında kuruyup katılaşır
ve şekillenir. Daha sonra, kendisine kalıp görevi gören kayalar
bir şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya düzgün, biçimli, sağlam
bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce, aynı doğal şartlarla yanında
kendisi gibi başka tuğlaların oluşmasını bekler. Bu bekleyiş, aynı
tuğladan aynı yerde yüzlercesinin, binlercesinin oluşmasına dek
asırlarca sürer. Bu arada büyük bir şans eseri, önceden oluşan tuğlalarda
hiçbir kayıp olmaz. Binlerce sene fırtınalara, yağmurlara, rüzgarlara,
kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa maruz kalan tuğlalar, parçalanmaz,
çatlamaz, başka yerlere savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta
diğer tuğlaları beklerler.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca, rüzgar, fırtına, hortum gibi
doğal şartların etkisiyle savrulur ve şans eseri yanyana ve üstüste
planlı bir biçimde dizilip bir bina kurarlar. Bu arada tuğlaları
birbirine yapıştıracak çimento, harç gibi malzemeler de "doğal şartlar"la
oluşup kusursuz bir plan içerisinde tuğlaların arasına girer ve
bunları birbirlerine kenetlerler. Bütün bu işlemler başlarken toprağın
altındaki demir filizleri de "doğal şartlar"la şekillenip toprağın
dışına uzanarak tuğlaların oluşturacağı binanın temelini atarlar.
Sonuçta her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla eksiksiz bir
bina ortaya çıkar.
| HÜCREDEKİ KOMPLEKS YAPI
Hücre
bilinen en kompleks ve en üstün tasarıma sahip sistemdir.
Biyoloji profesörü Michael Denton, Evolution: A Theory in
Crisis (Evrim: Kriz İçinde bir Teori), isimli kitabında hücrenin
kompleksliğini bir örnekle açıklamaktadır:
"Moleküler
biyoloji tarafından ortaya konan hayatın gerçek yönünü anlayabilmek
için bir hücreyi çapı 20 kilometre olan, Londra veya New york
gibi büyük bir şehrin büyüklüğüne ulaşana kadar milyonlarca
kez büyütmeliyiz. Bunun sonucunda karşımızaeşsiz bir kompleksliğe
ve mükemmel bir tasarıma sahip bir yapı çıkacaktır. Hücrenin
yüzeyinde, sürekli olarak bazı maddelerin giriş ve çıkışına
yarayan ve bir uzay gemisinin liman çıkışlarını andıran milyonlarca
kapı görülür. Eğer bu kapılardan birinden içeriye girme imkanımız
olsa kendimizi dünyanın en muhteşem teknolojisinin ve insanı
hayrete düşürenbir kompleksliğin içinde buluruz...İnsan zekasının
yapımı olan her ürünün çok üstündeki bu komplekslik bizim
düşünme kapasitemizin çok üstündedir ve şans kavramını tamamen
ortadan kaldırmaktadır..." |
Elbetteki bina yalnızca temelden, tuğladan ve harçtan ibaret değildir.
Öyleyse diğer eksikler nasıl tamamlanmıştır? Cevap basittir: Binanın
ihtiyacı olan her türlü malzeme, üzerinde yükseldiği toprakta vardır.
Camlar için gereken silisyum, elektrik kabloları için gereken bakır,
kirişler, kolonlar, çiviler, su boruları vs. için gereken demir, toprağın
altında bol miktarda bulunmaktadır. Bütün bu malzemelerin
şekillenip binanın içine yerleşmeleri de "doğal şartlar"ın hünerine
kalmıştır. Esen rüzgar, yağan yağmur, biraz fırtına ve yer sarsıntısının
da yardımıyla bütün tesisat, doğrama, aksesuarlar tuğlaların arasında
yerli yerine oturur. İşler o kadar rast gitmiştir ki, tuğlalar,
ileride doğal şartlarla cam diye bir şeyin oluşacağını biliyormuşçasına,
gerekli pencere boşluklarını bırakarak dizilmişlerdir. Hatta ileride
yine rastlantılarla meydana gelecek su, elektrik, kalorifer tesisatlarının
içlerinden geçebileceği boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır.
Dediğimiz gibi, işler o kadar rast gitmiştir ki, "rastlantılar"
ve "doğal şartlar", kusursuz bir tasarım ortaya koymuşlardır.
Eğer bu hikayeye inanabilirseniz, bu kadar açıklamadan sonra, şehirdeki
diğer binaların, tesislerin, yapıların, yolların, kaldırımların,
altyapı, haberleşme ve ulaşım sistemlerinin nasıl oluştuğunu da
siz düşünüp bulabilirsiniz. Hatta konuyla da biraz ilgiliyseniz,
şehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci ve mevcut yapılarla
uyumu" hakkındaki teorilerinizi açıkladığınız birkaç ciltlik "bilimsel"
bir eser bile hazırlayabilirsiniz. Bu üstün çalışmalarınızdan dolayı
akademik bir ödüle dahi layık görülebilir, kendinizi insanlık tarihine
ışık tutacak bir deha olarak görebilirsiniz.
Canlılığın rastlantılarla oluştuğunu öne süren evrim teorisi, işte
tam böyle bir teoridir. Çünkü tek başına bir hücre, bütün çalışma
sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle bu büyük şehirle
benzer bir kompleksliğe sahiptir.
Hücredeki Mucize ve Evrim Teorisinin Sonu
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu.
Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya çıktığı
sorusuna "rastlantılar ve doğal olaylar " cevabını vermenin çok
ikna edici olduğunu sanmışlardı.
Oysa canlılığın en küçük detayına kadar inen 20. yüzyıl teknolojisi,
hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en kompleks sistem olduğunu ortaya
çıkardı. Bugün hücrenin içinde; enerjiyi üreten santraller; yaşam
için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek
bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası;
bir bölgeden diğerine ham maddeleri ve ürünleri nakleden kompleks
taşıma sistemleri, boru hatları; dışarıdan gelen ham maddeleri işe
yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler;
hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış
kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri olduğunu
biliyoruz. Bu saydıklarımız hücredeki kompleks yapının yalnızca
bir bölümünü oluşturur.
Evrimci bir bilim adamı olan W.
H. Thorpe, "canlı hücrelerinin en basitinin sahip olduğu mekanizma
bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün
makinalardan çok daha komplekstir" diye yazar.1 Hücre
o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlunun ulaştığı yüksek teknoloji
hala bir hücre üretememektedir. Yapay hücre oluşturmak için yapılan
tüm çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Öyle ki bugün, hücrenin
üretilmesi hedefi bir yana bırakılmıştır ve artık bu yönde çalışma
yapılmamaktadır.
Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm bilgi ve teknoloji birikimi
ile yapmayı başaramadığı bu sistemin, ilkel dünyada "tesadüfen"
oluştuğunu öne sürer. Bu, bir örnek vermek gerekirse, basım evindeki
bir patlamayla, şans eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş olmasından
çok daha düşük bir ihtimale sahiptir.
Buna benzer bir başka benzetmeyi İngiliz matematikçi ve astronom
Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981'de Nature dergisine verdiği bir demecinde
yapmıştır. Kendisi de bir materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler
sonucu canlı bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda yığınına
isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla tesadüfen bir Boeing
747 uçağının oluşması arasında bir fark olmadığını belirtir.2
Yani, hücrenin tesadüfen oluşması mümkün değildir ve mutlaka "yaratılmış"
olması gerekir.
Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu açıklayamamasının
en temel nedenlerinden biri, hücredeki "indirgenemez komplekslik"
özelliğidir. Bir canlı hücresi, çok sayıda küçük organelin uyum
içinde çalışmasıyla yaşar. Bu parçaların biri bile olmasa, hücre
yaşamını sürdüremez. Hücrenin doğal seleksiyon ve mutasyon gibi
bilinçsiz mekanizmaların, kendisini geliştirmesini bekleme gibi
bir şansı yoktur. Dolayısıyla yeryüzünde oluşan ilk hücrenin, yaşam
için gerekli tüm organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz bir hücre
olması gerekmektedir. Bu, elbette söz konusu hücrenin yaratılmış
olması demektir.
EVRİMCİLERDEN İTİRAFLAR
| 
Prof.
A. Oparin: "Hücrenin nasıl oluştuğunu açıklayamıyoruz."
|
Evrim teorisi, canlılığın yeryüzünde ilk
ortaya çıkışı konusunda büyük bir açmaz içindedir. Çünkü canlı
moleküller, rastlantılarla açıklanamayacak kadar komplekstir.
Canlı hücresinin tesadüfen oluşması ise açıkça imkansızdır.
Evrimciler, hayatın kökeni sorunuyla 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde
karşı karşıya geldiler. Moleküler evrim teorisinin en önemli
ismi sayılan Rus evrimci Alexander I. Oparin, 1936'da yayınladığı
Yaşamın Kökeni adlı kitabında şöyle diyordu:
Maalesef hücrenin meydana gelişi evrim teorisinin
tümünü içine alan en karanlık noktayı oluşturmaktadır. a
| 
Prof.
Jeffrey Bada: "Hayatın nasıl oluştuğu, hala en
büyük sır."
|
Oparin'den bu yana evrimciler hücrenin
rastlantılarla oluşabileceğini ispat etmek için sayısız deney,
araştırma ve gözlem yaptılar. Ancak yapılan her çalışma, hücredeki
karmaşık tasarımı daha detaylı bir biçimde ortaya koyarak,
evrimcilerin varsayımlarını daha da fazla çürüttü. Almanya'daki
Johannes Gutenberg Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü Başkanı
Prof. Dr. Klaus Dose de bu konuda şöyle der:
Kimyasal ve moleküler evrim alanlarında,
yaşamın kökeni konusunda otuz yılı aşkın bir süredir yürütülen
tüm deneyler, yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun
ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu. Şu anda
bu konudaki bütün teoriler ve deneyler ya bir çıkmaz sokak
içinde bitiyorlar ya da bilgisizlik itiraflarıyla sonuçlanıyorlar.b
San Diego Scripps Enstitüsü'nden jeokimyacı Jeffrey
Bada'nın aşağıdaki sözleri ise, 20. yüzyılın sonunda evrimcilerin
bu büyük açmaz karşısındaki çaresizliğinin ifadesidir:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde
sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız:
Hayat yeryüzünde nasıl başladı?c
a
Alexander I. Oparin, Origin of Life, (1936) NewYork: Dover
Publications, 1953 (Reprint), p.196.
b Klaus Dose, "The Origin of
Life: More Questions Than Answers", Interdisciplinary Science
Reviews, Vol 13, No. 4, 1988, p. 348
c Jeffrey Bada, Earth, February
1998, p. 40
|
Proteinler Tesadüfe Meydan Okuyor
Hücreyi şimdilik bir kenara
bırakalım, çünkü evrim teorisi, hücrenin alt parçacıkları karşısında
bile çaresizdir. Hücreyi oluşturan yüzlerce çeşit karmaşık protein
molekülünden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal
dışıdır.
Proteinler, "amino asit" adı verilen daha küçük moleküllerin belli
sayılarda ve çeşitlerde özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan
dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını
oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 amino asitten oluşan proteinlerin,
binlerce amino asitten oluşan çeşitleri de vardır.
Önemli olan nokta şudur: Proteinlerin yapılarındaki tek bir amino
asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan
bir amino asit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını
haline getirir. Bu nedenle her amino asit, tam gereken yerde, tam
gereken sırada yer almalıdır. Hayatın rastlantılarla oluştuğunu
öne süren evrim teorisi ise, bu düzenlilik karşısında çaresizdir.
Çünkü söz konusu düzenlilik, asla rastlantıyla açıklanamayacak kadar
olağanüstüdür. (Kaldı ki teori henüz amino asitlerin 'tesadüfen
oluştukları' iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirememektedir,
bunu da biraz sonra inceleyeceğiz.)
|  
Tek bir Sitokrom-C proteinin
kimyasal yapısı bile (solda), asla rastlantılarla açıklanamayacak
kadar karmaşıktır. Öyle ki evrimci biyolog Prof. Ali Demirsoy,
tek bir Sitokrom-C diziliminin rastlantılarla oluşmasının
bir maymunun daktiloya rastgele basarak insanlık tarihini
hatasız yazması kadar olasılık dışı” olduğunu kabul
eder.
|
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana
gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık hesaplarıyla
dahi rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino
asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün
içerdiği amino asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir.
(Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik
bir sayıdır.) Ancak bu dizilimlerden yalnızca bir tanesi söz
konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir
işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek
anlamsız amino asit zincirleridir.
Dolayısıyla yukarıda örnek verdiğimiz protein
moleküllerinden yalnızca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme ihtimali
"10300'de 1" ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise
imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller "sıfır
ihtimal" kabul edilirler.)
Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan
binlerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça
mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere
uyguladığımızda ise, "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığını
görürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, tek başına
bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini görürüz. Şimdiye kadar
bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un
bile 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek
bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit
protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız
rakamlar ise imkansız kavramının çok ötesindedir.
Şu anda bu satırları okuyan ve şimdiye kadar evrim teorisini bilimsel
bir açıklama sanmış olan bazı okuyucular, belki buradaki rakamların
abartıldığından, gerçekleri yansıtmadığından endişe edebilirler.
Hayır; bunlar kesin ve somut gerçeklerdir. Hiçbir evrimci de bu
rakamlar karşısında bir itirazda bulunamaz. Tek bir proteinin tesadüfen
oluşma ihtimalinin "bir maymunun daktilo tuşlarına rastgele basarak
hiç hata yapmadan insanlık tarihini yazması" kadar imkansız olduğunu
onlar da kabul etmektedirler.3
Ama diğer açıklamayı, yani yaratılışı kabul etmektense, bu imkansızı
savunmaktadırlar.
Pek çok evrimci bu gerçeği itiraf
eder. Örneğin Harold Blum adlı evrimci bilim adamı, "bilinen en küçük
proteinlerin bile rastlantısal olarak meydana gelmesi, tümüyle imkansız
gözükmektedir" demektedir.4
Evrimciler, moleküler evrimin çok uzun bir zaman sürdüğünü ve bu zamanın
imkansız olanı mümkün hale getirdiğini iddia ederler. Oysa ne kadar
uzun bir zaman verilirse verilsin, amino asitlerin rastlantısal olarak
protein oluşturmaları imkansızdır. Amerikalı jeolog William Stokes
Essentials of Earth History adlı kitabında bu gerçeği kabul ederken
"eğer milyarlarca yıl boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli
amino asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsaydı bile
yine (protein) oluşamazdı" diye yazar.5
Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü Perry Reeves
ise bu soruya şöyle bir cevap verir:
Bir insan, amino asitlerin
rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel yapı
oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten de bu şekilde
ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı geldiğini görür. Böyle
bir işin gerçekleşmesinde bir Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu
kabul etmek, akla çok daha uygundur.6
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan
bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir
şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi
ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman
için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde, proteinlerin
yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler
gibi başka birçok kimyasal madde, gerek yapı gerekse işlev bakımından
belli bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yer alırlar. Herbiri
de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak
görev yaparlar.
New York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert Shapiro,
sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeşit proteinin rastlantısal
olarak meydana gelme ihtimalini hesaplamıştır. (İnsan hücresinde
ise yaklaşık 200.000 çeşit protein vardır.) Elde edilen rakam, 1040.000'de
1 ihtimaldir.7 (Bu sayı, 1 rakamının yanına 40
bin tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz bir sayıdır.) Cardiff
Üniversitesi'nden, Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra
Wickramasinghe bu rakam karşısında şu yorumu yapar:
Bu rakam (1040.000) Darwin'i
ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da
bir başkasının üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği) bir
ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal olarak
gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünü olmalıdır.8
Sir Fred Hoyle ise, tüm bu rakamlar karşısında şu yorumu yapar:
Aslında, yaşamın akıl
sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o kadar açıktır
ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın olarak kabul edilmediğini
merak etmektedir. Bunun (kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel
değil, psikolojiktir.9
Hoyle'un "psikolojik" dediği neden, evrimcilerin hayatın yaratılmış
olduğunu kabullenmemek için kendilerine yaptıkları şartlandırmadır.
Bu kişiler, Allah'ın varlığını kabul etmemeyi kendilerine temel amaç
olarak belirlemişlerdir. Sırf bu amaç yüzünden, imkansız olduğunu
kendilerinin de gördüğü akıl almaz senaryoları savunmaya devam ederler.
  
1.
W. R. Bird, The Origin of Species Revisited., Nashville: Thomas
Nelson Co., 1991, ss. 298-99.
2.
"Hoyle on Evolution", Nature, Cilt 294, 12 Kasım 1981,
s. 105.
3.
Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları, 1984,
s. 64.
4.
W. R. Bird, The Origin of Species Revisited. Nashville: Thomas Nelson
Co., 1991, s. 304.
5.
W. R. Bird, The Origin of Species Revisited. Nashville: Thomas Nelson
Co., 1991, s. 305.
6.
J. D. Thomas, Evolution and Faith. Abilene, TX, ACU Press, 1988.
s. 81-82.
7.
Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life
on Earth, New York, Summit Books, 1986. s.127.
8.
Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, New York,
Simon & Schuster, 1984, s. 148.
9.
Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, s. 130.
|