MADDENİN ARDINDAKİ SIR
UYARI
Okuyacağınız bu bölüm, hayatın
ÇOK ÖNEMLİ bir sırrını içermektedir. Maddesel dünyaya bakış
açınızı kökten değiştirecek olan bu konuyu, çok dikkatli
bir biçimde ve sindirerek okumalısınız. Burada anlatılacak
olanlar yalnızca bir bakış açısı, farklı bir yaklaşım veya
herhangi bir felsefi düşünce değil; dine inanan-inanmayan
herkesin kabul edeceği, bugün bilimin de kanıtladığı kesin
bir gerçektir. |
Akıl ve vicdan yoluyla çevresini izleyen kişi fark eder ki, evrendeki
canlı-cansız herşey yaratılmıştır. Peki tüm bunlar kim tarafından
yaratılmıştır?
Açıktır ki, evrenin her noktasında kendini belli eden "yaratılmışlık",
evrenin kendisinin bir ürünü olamaz. Örneğin bir böcek kendi kendisini
var etmemiştir. Güneş sistemi, bitkiler, insanlar, bakteriler, alyuvarlar,
kelebekler kendi kendilerini yaratmamışlardır. Tüm bunların "tesadüfen"
oluşmaları gibi bir ihtimal de, kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz
gibi, söz konusu değildir.
Dolayısıyla şu sonuca varabiliriz: Gözümüzle gördüğümüz herşey
yaratılmıştır... Ancak gözümüzle gördüğümüz şeylerin hiçbiri "Yaratıcı"
değildir. O halde, Yaratıcı, gözümüzle gördüğümüz herşeyden başka
ve üstün bir varlıktır. Kendisi görünmeyen, fakat yarattığı herşeyin
Kendisi'nin varlığını ve vasıflarını gösterdiği üstün bir güçtür.
İşte Allah'ın varlığını tanımayanların saptığı nokta da buradadır.
Bu kişiler, Allah'ı gözleriyle görmedikleri sürece, O'nun varlığına
iman etmemeye şartlandırmışlardır kendilerini. Ancak bu durumda,
evrenin her yerinde apaçık görünen "yaratılmışlık" gerçeğini gizlemek,
evrenin ve canlıların yaratılmamış olduğunu iddia etmek zorunda
kalırlar. Bunu yapmak için yalanlara başvururlar. Evrim teorisi,
önceki sayfalarda değinildiği gibi, bu konuda başvurulan yalanların,
sonuçsuz çırpınışların en belirgin örneğidir.
İnkar edenlerin temel yanılgısı, aslında Allah'ın varlığını inkar
etmeyen, ancak çarpık bir Allah inancına sahip olan pek çok kişi
tarafından da paylaşılır. Toplumun çoğunluğunu oluşturan bu kişiler,
yaratılışı reddetmezler, ancak Allah'ın "nerede" olduğuna dair ilginç
batıl inançları vardır: Çoğu, Allah'ın "gökte" olduğunu sanır. Bilinçaltlarındaki
düşünceye göre, Allah çok uzaklardaki bir gezegenin arkasındadır
ve çok nadiren "dünya işlerine" müdahale eder. Ya da hiç etmez;
evreni yaratmış ve bırakmıştır, insanlar kendi kaderlerini çizerler...
Kimileri de Kuran'ın Allah'ın "her yerde" olduğuna dair haberini
duymuşlardır, fakat bunun anlamını tam olarak çözemezler. Bilinçaltlarındaki
batıl düşünce, Allah'ın radyo dalgaları ya da görünmez, hissedilmez
bir gaz gibi maddeleri çevrelediği şeklindedir.
Oysa bu düşünce ve baştan beri saydığımız, Allah'ın "nerede" olduğunu
bir türlü çözemeyen (belki de bu yüzden O'nu inkar eden) düşünceler,
ortak bir yanlışa dayanmaktadırlar: Hiçbir temeli olmayan bir ön
yargıyı benimsemekte, ondan sonra da Allah ile ilgili olarak zanlara
kapılmaktadırlar.
Nedir bu ön yargı?..
Bu ön yargı maddenin varlığı ve niteliği ile ilgilidir. Maddenin
var olduğu konusunda öyle şartlanmışızdır ki, acaba gerçekten var
mıdır, yoksa bir görüntü olarak mı yaratılmaktadır, hiç düşünmemişizdir.
Oysa modern bilim, bu ön yargıyı da yıkarak, çok önemli ve etkileyici
bir gerçeği ortaya koymaktadır. İlerleyen sayfalarda Kuran'da da
işaret edilen bu büyük gerçeği açıklamaya çalışacağız.
Elektrik Sinyallerinden Oluşan Evren
Yaşadığımız dünya ile ilgili tüm bilgilerimiz bize beş duyumuz
aracılığı ile gelir. Yani biz gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu,
burnumuzun kokladığı, dilimizin tattığı, kulağımızın duyduğu bir
dünyayı tanırız. Doğumumuzdan itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz
için "dış dünya"nın, duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini
hiç düşünmemişizdir.
Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan araştırmalar son derece
farklı bir anlayışı beraberinde getirmiş, algılarımız ve algıladığımız
dünya ile ilgili ciddi şüphelerin oluşmasına neden olmuştur.
Bir
ateşin ışığını ve sıcaklığını hissettiğimiz anda bile beynimizin
içi kapkaranlıktır ve ısısı hiç değişmez. |
Bir
cisimden gelen ışık demetleri retina üzerine ters olarak düşerler.
Burada elektrik sinyaline dönüşen görüntü beynin arka tarafındaki
görme merkezine ulaştırılır. Görme merkezi dediğimiz yer küçücük
bir alandır. Beyin ışığı geçirmediği için, görme merkezine
de ışığın ulaşması mümkün değildir. Yani biz, ışıl ışıl ve
derinlikli bir dünyayı küçücük ve ışığın asla ulaşamadığı
bir noktada algılarız. |
Bu yeni anlayışın çıkış noktası ise şudur: Bizim "dış dünya" olarak
algıladıklarımız, yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde oluşturduğu
etkilerdir. Elmanın kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz,
babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz, işiniz
ve bu kitabın satırları yalnızca ve yalnızca beyninizdeki elektrik
sinyallerinden ibarettir.
Frederick Vester bilimin bu konuda ulaştığı noktayı şöyle ifade
eder:
Bazı düşünürlerin, 'insan
bir hayaldir, aslında bütün yaşananlar geçici ve aldatıcıdır, bu
evren bir gölgedir' şeklindeki sözleri günümüzde bilimsel olarak
kanıtlanıyor gibidir.1
Ünlü filozof George Berkeley'in, bu şaşırtıcı gerçek ile ilgili
açıklaması ise şöyledir:
Kendilerini gördüğümüz
ve dokunduğumuz için, bize algılarımızı verdikleri için nesnelerin
varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var olan
fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler
fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden
başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak… Bütün bunlar madem ki sadece
zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında
varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz
demektir… Öyleyse bizi çevreleyen şeylerin hiçbirinin bizim zihnimizin
dışında bir varlığı yoktur.2
Konuyu tam olarak açıklamak için öncelikle, dış dünya hakkında
bize bilgi veren duyularımızdan söz edelim.
Nasıl Görüyoruz, Duyuyoruz, Tadıyoruz?
Görme olayı oldukça aşamalı bir biçimde gerçekleşir. Görme sırasında,
herhangi bir cisimden gelen ışık demetleri (fotonlar), gözün önündeki
lensin içinden kırılarak geçer ve gözün arka tarafındaki retinaya
ters olarak düşerler. Buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline
dönüştürülen görme uyarıları, sinirler aracılığı ile, beynin arka
kısmındaki görme merkezi adı verilen küçük bir bölgeye ulaşırlar.
Bu elektrik sinyali bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde
görüntü olarak algılanır. Yani görme olayı, gerçekte beynin arkasındaki
küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir noktada
yaşanır.
 |
Bir cisimden gelen uyarılar elektrik
sinyaline dönüşerek beyinde bir etki oluştururlar. Görüyorum
derken, aslında zihnimizdeki elektrik sinyallerinin etkisini
seyrederiz. |
Şimdi genelde herkesçe bilinen bu bilgiye bir kez daha dikkatlice
bakalım: Biz, "görüyorum" derken, aslında gözümüze gelen uyarıların
elektrik sinyaline dönüşerek beynimizde oluşturduğu "etkiyi" görürüz.
Yani "görüyorum" derken, aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini
seyrederiz.
Hayatımız boyunca gördüğümüz her görüntü bir kaç cm3'lük görme
merkezinde oluşur. Okuduğunuz bu satırlar da, ufka baktığınızda
gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara da, bu küçücük yerde meydana gelmektedir.
Bu arada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta daha vardır. Az
önce belirttiğimiz gibi, kafatası ışığı içeri geçirmez, yani beynin
içi kapkaranlıktır. Dolayısıyla beynin ışığın kendisiyle muhatap
olması asla mümkün değildir.
Buradaki ilginç durumu bir örnekle açıklayalım. Karşımızda bir
mum olduğunu düşünelim. Bu mumun karşısına geçip onu uzun süre izleyebiliriz.
Ama bu süre boyunca beynimiz, muma ait ışığın aslı ile hiçbir zaman
muhatap olmaz. Mumun ışığını gördüğümüz anda bile kafamızın ve beynimizin
içi kapkaranlıktır. Kapkaranlık beynimizin içinde, aydınlık, ışıl
ışıl ve renkli bir dünyayı seyrederiz.
R.L.Gregory, bizim çok doğal karşıladığımız görme olayındaki mucizevi
durumu şöyle ifade etmektedir:
Görme olayına o kadar alışmışız
ki, çözülmesi gereken sorular olduğunun farkına varmak büyük bir
hayal gücü gerektiriyor. Fakat bunu dikkate alın. Gözlerimize minik
tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor, ve biz çevremizde bunları
sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların
sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız
aslında.3
Aynı durum diğer algılar için de geçerlidir. Ses, dokunma, tad
ve koku, birer elektrik sinyali olarak beyne ulaşır ve buradaki
ilgili merkezlerde algılanırlar.
Duyma olayı da böyledir: Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak
kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak aldığı
ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da
bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir.
Aynı görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir. Kafatası ışığı geçirmediği gibi sesi de geçirmez. Dolayısıyla
dışarısı ne kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir.
Buna rağmen en net sesler beyinde algılanır. Öylesine bir netliktir
ki bu; sağlıklı bir insan kulağı hiçbir parazit, hiçbir cızırtı
olmaksızın herşeyi duyar. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın
senfonilerini dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü
duyarsınız, bir yaprağın hışırtısından jet uçaklarının gürültüsüne
dek geniş bir frekans aralığındaki tüm sesleri algılayabilirsiniz.
Ama o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse
burada derin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Koku algımızın oluşması da buna benzerdir: Vanilya kokusu, gül
kokusu gibi uçucu moleküller, burnun epitelyum denilen bölgesindeki
titrek tüylerde bulunan alıcılara gelirler ve bu alıcılarda etkileşime
girerler. Bu etkileşim beynimize elektrik sinyali olarak iletilir
ve koku olarak algılanır. Sonuçta bizim güzel ya da çirkin diye
adlandırdığımız kokuların hepsi uçucu moleküllerin etkileşimlerinin
elektrik sinyaline dönüştürüldükten sonra, beyindeki algılanış biçiminden
başka bir şey değildir. Bir parfümü, bir çiçeği, sevdiğiniz bir
yemeği, deniz kokusunu, hoşunuza giden ya da gitmeyen her türlü
kokuyu beyninizde algılarsınız. Fakat koku molekülleri beyne hiçbir
zaman ulaşamazlar. Ses ve görüntüde olduğu gibi beyninize ulaşan
yalnızca elektrik sinyalleridir. Sonuç olarak, doğduğunuz andan
itibaren dışarıdaki nesnelere ait olarak bildiğiniz kokular duyu
organlarınız aracılığı ile hissettiğiniz elektrik uyarılarıdır.
Benzer şekilde, insan dilinin ön tarafında da dört farklı tip kimyasal
alıcı vardır. Bunlar tuzlu, tatlı, ekşi ve acı tadlarına karşılık
gelir. Tad alıcılarımız bir dizi kimyasal işlemden sonra bu algıları
elektrik sinyallerine dönüştürür ve beyne iletirler. Bu sinyaller
de beyin tarafından tad olarak algılanırlar. Bir çikolatayı ya da
sevdiğiniz bir meyveyi yediğinizde aldığınız tad, elektrik sinyallerinin
beyin tarafından yorumlanmasıdır. Dışarıdaki nesneye ise asla ulaşamazsınız;
çikolatanın kendisini göremez, koklayamaz ve tadamazsınız. Örneğin,
beyninize giden tad alma sinirleri kesilse, o an yediğiniz herhangi
birşeyin tadının beyninize ulaşması mümkün olmaz; tad duyunuzu tamamen
yitirirsiniz.
Bu noktada karşımıza bir gerçek daha çıkar: Bir yiyeceği tattığımızda
bir başkasının o yiyecekten aldığı tadın veya bir sesi duyduğumuzda
başka birisinin duyduğu sesin bizim algıladıklarımız ile aynı olduğundan
emin olmamız mümkün değildir. Bu gerçekle ilgili Lincoln Barnett
şöyle demektedir:
Hiç kimse kendisinin kırmızıyı
ya da Do notasını duyuşunun başka bir insanınki ile aynı olup olmadığını
bilemez.4
Karanlık beynimizin içinde rengarenk
bir dünya görürüz, aynı karanlık bir odanın penceresinden
rengarenk bir bahçenin görünmesi gibi. |
Dokunma duyumuza gelince de, değişen bir şey olmadığını görürüz.
Bir cisme dokunduğumuzda dış dünyayı ve nesneleri tanımamıza yardımcı
olacak bilgiler, derideki duyu sinirleri aracılığıyla beyne ulaştırılırlar.
Dokunma hissi beynimizde oluşur. Zannedildiği gibi dokunma hissini
algıladığımız yer parmak uçlarımız ya da derimiz değil, yine beynimizdeki
dokunma merkezidir. Bizler nesnelerden gelen elektriksel uyarıların
beynimizde değerlendirilmesi sonucu sertlik ya da yumuşaklık, sıcaklık
ya da soğukluk gibi, nesneleri tanımlayan farklı farklı hisler duyarız.
Hatta bir cismi tanımaya yarayan her türlü detayı bu uyarılar sonucunda
elde ederiz. Bu önemli gerçekle ilgili olarak B. Russel ve L. Wittgeinstein
gibi ünlü filozofların düşünceleri şöyledir:
…Bir limonun gerçekten
var olup olmadığı ve nasıl bir süreçle varlaştığı sorulamaz ve incelenemez.
Limon, sadece dille anlaşılan tat, burunla duyulan koku, gözle görülen
renk ve biçimden ibarettir ve yalnız bu nitelikleri bilimsel bir
araştırmanın ve yargının konusu olabilir. Bilim, nesnel dünyayı
asla bilemez.5
Yani maddesel dünyaya ulaşmamız imkansızdır. Muhatap olduğumuz
tüm nesneler, gerçekte görme, işitme, dokunma gibi algıların toplamından
ibarettir. Algı merkezlerindeki bilgileri değerlendiren beynimiz,
yaşamımız boyunca maddenin bizim dışımızdaki "aslı" ile değil, beynimizdeki
kopyaları ile muhatap olur. Biz ise bu kopyaları dışımızdaki gerçek
madde zannederek yanılırız.
Beynimizin İçinde Oluşan "Dış Dünya"
Buraya kadar anlattığımız fiziksel gerçekler bizi tartışılmaz bir
sonuca ulaştırır: Bizim gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz ve
adına "madde", "dünya" ya da "evren" dediğimiz kavramlar, sadece
ve sadece beynimizde oluşan elektrik sinyalleridir.
Örneğin meyve yiyen biri, aslında meyvenin beynindeki algısıyla
muhataptır, aslıyla değil. Kişinin "meyve" diye nitelendirdiği şey,
meyvenin biçimi, tadı, kokusu ve sertliğine ait elektriksel bilginin
beyinde algılanmasından ibarettir. Eğer beyne giden görme sinirini
keserseniz, meyve görüntüsü de bir anda yok olur. Veya burundaki
algılayıcılardan beyne uzanan sinirdeki bir kopukluk, koku algınızı
tamamen ortadan kaldırır. Çünkü meyve, birtakım elektrik sinyallerini
beynin yorumlamasından başka bir şey değildir.
Üzerinde düşünülmesi gereken ayrı bir nokta da uzaklık hissidir.
Uzaklık, örneğin bu kitapla aranızdaki mesafe, sadece beyninizde
meydana gelen bir boşluk hissidir. Bir insanın kendisinden çok uzakta
sandığı maddeler de aslında beyninin içindedir. Örneğin insan göğe
bakıp yıldızları seyreder ve bunların milyonlarca ışık yılı uzakta
olduklarını sanır. Oysa yıldızlar onun içinde, beynindeki görüntü
merkezindedirler. Bu yazıları okurken içinde oturduğunuzu sandığınız
odanın da aslında içinde değilsiniz; aksine oda sizin içinizdedir.
Bedeninizi görmeniz, sizi odanın içinde olduğunuza inandırır. Ancak
şunu unutmayın; bedeniniz de beyninizde oluşan bir görüntüdür.
Tüm diğer algılarınız için de aynı durum geçerlidir. Örneğin siz
yan odadaki televizyonun sesini duyduğunuzu sanırken aslında beyninizin
içindeki sesle muhatapsınızdır. Ne yanda bir oda olduğunu, ne de
o odadaki bir televizyondan ses geldiğini ispatlamanız mümkün değildir.
Metrelerce uzaktan geldiğini sandığınız ses de, hemen yanınızdaki
kişinin konuşması da aslında beyninizdeki birkaç santimetrekarelik
duyma merkezinde algılanmaktadır. Bu algı merkezinin dışında sağ,
sol, ön, arka gibi bir kavram yoktur. Yani ses sağdan, soldan veya
havadan size ulaşmaz; sesin geldiği bir yön yoktur.
 |
Hayatımız
boyunca gördüğümüz her görüntü beynin arka tarafındaki görme
merkezinde oluşur ve bu görme merkezi sadece ve sadece birkaç
cm3 büyüklüğündedir. Dar bir oda görüntüsü de, geniş bir manzara
görüntüsü de bu çok küçük alana sığmaktadır. O halde bizim gördüğümüz,
dışarıda var olan gerçek büyüklük değil, sadece beynimizin algıladığı
büyüklüktür. |
Algıladığınız kokular da böyledir; hiçbiri uzak bir mesafeden size
ulaşmaz. Koku alma merkezinizde oluşan etkileri, dışarıdaki maddelerin
kokusu zannedersiniz. Oysa bir gülün görüntüsü nasıl ki görme merkezinizin
içindeyse, o gülün kokusu da aynı şekilde koku alma merkezinizin
içindedir; dışarıda gülün ve kokusunun bir aslı olup olmadığını
bilemezsiniz.

Modern fiziğin bulguları da maddesel evrenin bir algılar
bütünü olduğunu gösteriyor. 30 Ocak 1999 tarihli sayısında
bu gerçeği ele alan ünlü Amerikan bilim dergisi New Scientist'in
kapağında şu soru yer alıyor: "Gerçeğin Ötesinde: Evren,
Bilginin Bir Dansı mı ve Madde Sadece Bir Seraptan mı İbaret?"
27 Nisan 2002 tarihli New Scientist
dergisinde yayınlanan "Boş Evren" başlıklı yazıda şöyle
deniyordu: Bir dergi tutuyorsunuz. Sertlik hissi veriyor;
uzayda bağımsız bir varlığı varmış gibi gözüküyor. Çevrenizdeki
nesneler de öyle -muhtemelen bir fincan kahve, bilgisayar.
Hepsi oralarda bir yerde gerçek gözüküyor. Ama hepsi bir
ilüzyon. Bu sert olduğu varsayılan nesneler yalnızca izdüşümler,
evrenimizin sınırlarında yaşayan kaleydoskopik şekillerin
değişmesinden oluşuyorlar. |
Çünkü algılarımızın bize tanıttığı "dış dünya", aynı anda beynimize
ulaşan "elektrik sinyalleri bütünü"nden başka bir şey değildir.
Beynimiz hayatımız boyunca bu sinyalleri değerlendirir. Biz de bunları
maddenin "dışarıdaki" aslı sanarak yanıldığımızın farkında olmadan
bir ömür süreriz. Yanılırız, çünkü algılarımızla maddenin kendisine
asla ulaşamayız.
"Dış dünya" sandığımız sinyalleri yorumlayıp anlamlı hale getiren
de, yine bizim beynimizdir. Örneğin duyma algısını ele alalım. Kulağımızın
içine gelen ses dalgalarının yorumunu yaparak onu bir senfoniye
çeviren aslında beynimizdir. Yani müzik, beynimizin oluşturduğu
bir algıdır. Renkleri görürken de aslında gözümüze ulaşan sadece
ışığın farklı dalga boylarıdır. Bu farklı dalga boylarını renklere
çeviren yine beynimizdir. "Dış dünyada" renk yoktur. Ne elma kırmızı,
ne gökyüzü mavi, ne de ağaçlar yeşildir. Onlar, sadece öyle algıladığımız
için öyledirler. "Dış dünya", tamamen algılayana bağlıdır.
Nitekim gözdeki retinada oluşan küçük bir bozukluk renk körlüğüne
sebep olur. Kimi insan maviyi yeşil, kimisi kırmızıyı mavi, kimisi
de renkleri grinin çeşitli tonları şeklinde algılar. Bu noktadan
sonra dışarıdaki nesnenin renkli olup olmaması önemli değildir.
Ünlü düşünür Berkeley de bu gerçeğe şu sözleriyle dikkat çekmektedir:
İlkin renklerin, kokuların,
v.b. "gerçekten var olduğu" sanıldı; ama daha sonra, bu çeşit görüşler
reddedildi ve görüldü ki, bunlar duyumlarımız sayesinde vardır.
6
Sonuç olarak; biz nesneleri onlar renkli olduğundan ya da dışarıda
maddi bir varlığa sahip olduklarından renkli görmeyiz. Çünkü, varlıklara
yüklediğimiz tüm nitelikler, "dış dünyada" değil, içimizdedir.
Peki o zaman "dış dünya"da geriye ne kalır?...
  
1.Frederick
Vester, Düşünmek, Öğrenmek, Unutmak, İstanbul: Arıtan Yayınevi,
1991, s. 6.
2.
George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, Sosyal Yayınları,
Çev: Enver Aytekin, İstanbul: 1976, ss.38-39-44
3.
R.L.Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, Oxford University
Press Inc. New York, 1990, s.9
4.
Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık Yayınları,Çev: Nail Bezel,
sf.20
5.
Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul: 1987,
s.447
6.
"Treaties Concerning the Principle of Human Knowledge",
1710, Works of George Berkeley, vol. I, ed. A. Fraser, Oxford, 1871
|