MADDENİN
ARDINDAKİ SIR
"Dış Dünya"nın Varlığı Şart Mı?
Şimdiye dek hep bir "dış dünya"dan, bir de bizim gördüğümüz ve
beynimizde oluşan algılar dünyasından söz ettik. Ama "dış dünya"ya
hiçbir zaman ulaşamadığımıza göre, bu dünyanın gerçekten var olduğunu
nasıl bilebiliriz?
Elbette ki bilemeyiz. Aksine, her nesne yalnızca algıların bir
toplamı olduğuna, algılar da yalnız zihinde var olduklarına göre,
bizim görebildiğimiz tek dünya sadece algılar dünyasıdır. Tanıdığımız
tek dünya, zihnimizin içinde olan, orada çizilen, seslendirilen
ve renklendirilen, kısacası zihnimizde meydana gelen bir dünyadır
ve bizim varlığından emin olabileceğimiz tek dünya da budur.
Beynimizde seyrettiğimiz algıların maddesel karşılıkları olduğunu
ise asla ispatlayamayız. Bu algılar pekala "yapay" bir kaynaktan
da geliyor olabilirler.
Bunu şöyle bir örnekle zihnimizde canlandırabiliriz:
Önce, beyninizi vücudunuzun dışına çıkarıp, cam bir küpün içinde
suni olarak yaşattığımızı düşünelim. Bir de bunun yanına, her türlü
elektrik sinyalinin üretilebildiği bir bilgisayar yerleştirelim.
Sonra, herhangi bir ortama ait görüntü, ses, koku gibi verilerin
elektrik sinyallerini yapay olarak bu bilgisayarda üretelim ve kaydedelim.
Bu bilgisayarı elektrik kablolarıyla beyninizdeki algı merkezlerine
bağlayalım ve burada kayıtlı olan sinyalleri beyninize gönderelim.
Bu sinyalleri algıladıkça beyniniz (bir başka deyimle "siz"), bunların
karşılığı olan ortamı görecek ve yaşayacaktır.
Bu bilgisayardan beyninize, kendi görüntünüze ait elektrik sinyalleri
de gönderebiliriz. Örneğin bir masada otururken algıladığınız bütün
görme, işitme, dokunma gibi duyuların elektriksel karşılıklarını
beyninize gönderdiğimizde, beyniniz kendisini bürosunda oturmakta
olan bir işadamı sanacaktır. Bilgisayardan gelen uyarılar devam
ettikçe de bu hayali dünya devam edecektir. Yalnızca bir beyinden
ibaret olduğunu ise hiçbir şekilde anlayamayacaktır. Çünkü beynin
içinde bir dünya oluşması için beyindeki ilgili merkezlere gerekli
uyarıların ulaşması yeterlidir. Bu uyarılar yapay bir kaynaktan,
örneğin bir kayıt cihazından ya da daha farklı bir algı kaynağından
geliyor olabilir.
Ünlü bilim felsefecisi Bertrand Russell bu konuda şunları söyler:
…Parmaklarımızla masaya
bastığımız zamanki dokunma duyusuna gelince, bu parmak uçlarındaki
elektron ve protonlar üzerinde bir elektrik etkisidir. Modern
fiziğe göre, masadaki elektron ve protonların yakınlığından oluşmuştur.
Eğer parmak uçlarımızdaki aynı etki, bir başka yolla ortaya çıkmış
olsaydı, hiç masa olmamasına rağmen aynı şeyi hissedecektik.1
Maddesel karşılıkları olmayan algıları gerçek sanarak
aldanmamız çok kolaydır. Nitekim bu gerçeği rüyalarımızda sık sık
yaşarız. Rüyada tamamen gerçek gibi duran olaylar yaşar, insanlar,
nesneler, ortamlar görürüz. Ama hepsi birer algıdan başka bir şey
değildir. Rüya ile "gerçek dünya" arasında ise temel bir fark yoktur;
her ikisi de zihinde yaşanır.
Algılayan Kim?
Buraya kadar anlaşılacağı gibi, içinde yaşadığımızı sandığımız
ve "dış dünya" adını verdiğimiz maddesel dünyanın aslında beynimizde
oluştuğuna kuşku yoktur. Ama asıl önemli soru burada ortaya çıkar:
Bildiğimiz bütün maddesel varlıklar gerçekte birer algı ise, o halde
beynimiz nedir? Beynimiz de kolumuz, bacağımız ya da başka herhangi
bir nesne gibi maddesel dünyanın bir parçası olduğuna göre, o da
diğer maddeler gibi bir algı olmalıdır.
Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayacaktır. Şimdiye
kadar olan anlatımımıza uygun olarak beynimizin içinde bir rüya
seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır.
Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de
hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize "nerede görüyorsun?" gibi
bir soru gelse vereceğimiz cevap "beynimde görüyorum" olacaktır.
Ama ortada gerçek bir beyin yoktur. Sadece hayali bir vücut, hayali
bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Rüyanızdaki görüntüyü gören
irade ise, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha "ötede" olan
bir varlıktır.
Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında herhangi
bir fiziksel fark olmadığını biliyoruz. Öyleyse, bize gerçek hayat
dediğimiz ortamda, "nerede görüyorsun?" sorusu sorulduğunda da üstteki
örnekteki gibi "beynimde" cevabını vermenin bir anlamı yoktur. Her
iki durumda da gören ve algılayan irade, bir et parçası niteliğindeki
beyin değildir.
Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda da bulunan
protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden daha farklı bir malzeme
çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri seyrederek
yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi
yaratabilecek bir şey yoktur.
R.L.Gregory beynin içinde görüntünün algılanması ile ilgili insanların
düştükleri bir yanılgıyı şöyle dile getirmektedir:
Gözlerin beyinde resimler
oluşturduğunu söylemeye yönelik bir eğilim söz konusudur, fakat
bundan kaçınmak gerekir. Beyinde bir resim oluştuğu söylenirse
bunu görmesi için içte bir göz daha olması gerekir -fakat bu gözün
resmini görebilmek için bir göze daha ihtiyaç olacaktır,... ve
bu da sonsuz bir göz ve resim olması anlamına gelir. Bu mümkün
olamaz.2
Maddeden başka bir varlığı kabul etmeyen materyalistlerin içinden
çıkamadıkları asıl nokta burasıdır: Gören, gördüğünü algılayan ve
tepki veren "içteki göz" kime aittir?
Karl Pribram da bilim ve felsefe dünyasında, algıyı hissedenin
kim olduğu ile ilgili bu önemli arayışa dikkat çekmiştir:
Yunanlılardan beri, filozoflar
"makinenin içindeki hayalet", "küçük insanın içindeki küçük insan",
vb. üzerine düşünüp durmuşlardı. Ben" -beyni kullanan varlık-
nerededir? Asıl bilmeyi gerçekleştiren kim? Assisi'li Aziz Francis'in
de söylemiş olduğu gibi: "Aradığımız şey bakanın ne olduğudur."3
Şimdi şunu düşünün: Elinizdeki kitap, içinde oturduğunuz oda, kısaca
önünüzdeki bütün görüntüler beyninizin içinde görülmektedir. Peki
bu görüntüleri atomlar mı görüyor? Hem de kör, sağır, bilinçsiz
atomlar... Neden atomların bir kısmı bu özellikleri kazanmış da,
diğerleri kazanamamış?... Düşünmemiz, kavramamız, hatırlamamız,
sevinmemiz, üzülmemiz, bütün bunlar bu atomların arasındaki kimyasal
reaksiyonlardan mı ibaret?
Bu soruları dikkatle düşündüğümüzde, atomlarda irade aramanın bir
anlamı olmadığını görürüz. Açıktır ki, gören, işiten ve hisseden
varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Bu varlık "canlı"dır ve ne
madde, ne de görüntü değildir. Bu varlık vücut görüntümüzü kullanarak
önündeki algılarla muhatap olur.
İşte bu varlık "Ruh"tur.
"Maddesel dünya" dediğimiz algılar bütünü, işte bu ruh tarafından
seyredilen bir hayaldir. Nasıl rüyamızda sahip olduğumuz bedenimizin
ve rüyamızda gördüğümüz maddesel dünyanın bir gerçekliği yoksa,
içinde yaşadığımız evrenin ve sahip olduğumuz bedenin de maddesel
bir gerçekliği yoktur.
Gerçek olan varlık, ruhtur. Madde ise, sadece ruhun gördüğü algılardanibarettir.
Bu satırları yazan ve okuyan akıllı varlıklar, birer atom ve molekül
yığını -ve bunların arasındaki kimyasal reaksiyonlar- değil, birer
"ruh"tur.
Gerçek Mutlak Varlık
Tüm bu gerçekler, bizi çok önemli bir soruyla daha karşı karşıya
getirir: Madem maddesel dünya olarak tanıdığımız şey gerçekte ruhumuzun
gördüğü algılardan ibarettir, o halde bu algıların kaynağı nedir?...
Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken gerçek şudur;
maddenin kendi başına bağımsız bir varlığı yoktur. Madde bir algı
olduğuna göre, "yapay" bir şeydir. Yani bu algının bir başka güç
tarafından yapılması, daha açık bir ifadeyle yaratılması gerekir.
Hem de sürekli olarak. Eğer sürekli bir yaratma olmazsa, madde dediğimiz
algılar da yok olur giderler. Bu, bir televizyon ekranında görüntünün
devam edebilmesi için, yayının da sürekli devam etmesi gibidir.
Peki kim bizim ruhumuza yıldızları, dünyayı, bitkileri, insanları,
bedenimizi ve gördüğümüz diğer herşeyi sürekli olarak seyrettirmektedir?
Çok açıktır ki, içinde yaşadığımız tüm maddesel evreni, yani algılar
bütününü yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı
vardır. Bu Yaratıcı, bu denli görkemli bir yaratılış sergilediğine
göre de, sonsuz bir güç ve bilgi sahibidir.
Nitekim o Yaratıcı, bize indirdiği kitap yoluyla Kendisi'ni, evreni
ve bizim neden var olduğumuzu anlatır.
O Yaratıcı Allah, kitabının ismi ise Kuran'dır.
Göklerin ve yerin, yani evrenin sabit ve kararlı olmadığı, sadece
Allah'ın yaratmasıyla varlık buldukları ve Allah yaratmayı durdurduğunda
yok olacakları bir ayette şöyle ifade edilir:
Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar
diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak
olurlarsa, kendisinden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu
O, Halim'dir, bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)
Girişte de belirttiğimiz gibi, insanların çoğu, Allah'ın gücünü
kavrayamadıklarından, O'nu göklerde bir yerlerde bulunan ve dünya
işlerine müdahale etmeyen bir varlık olarak düşünürler. Bu mantığın
temeli, evrenin bir maddeler bütünü olduğu, Allah'ın ise bu maddelerin
"dışında" bir yerlerde bulunduğu şeklindedir.
 
Beyin, protein ve yağ moleküllerinden
oluşan bir hücreler yığınıdır. Nöron (yukarıda solda) adı
verilen sinir hücrelerinden oluşmuştur. Bilinci oluşturan
elbette nöronlar değildir. Nöronların yapısını incelediğimizde
karşımıza çıkan ise atomlardır. (yukarıda sağda) Kuşkusuz
şuursuz atomların da şuur meydana getirmesi mümkün değildir.
Beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri izleyecek, bilinci
oluşturacak, kısacası "ben" dediğimiz şeyi yaratabilecek
bir güç yoktur.
|
Oysa, şimdiye dek incelediğimiz gibi, madde bir algıdan ibarettir.
Gerçek mutlak varlık ise Allah'tır. Yani var olan sadece Allah'tır,
O'ndan başka herşey gölge varlıklardır. Böyle olunca da, Allah'ın
madde topluluğunun "dışında" olması gibi bir şey söz konusu olamaz.
Allah "her yerde"dir ve her yeri kaplamaktadır. Bu gerçek Kuran'da
şöyle açıklanır:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir,
kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa
hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak
kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise)
Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların
korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara
Suresi, 255)
Allah'ın mekandan münezzeh olduğu ve heryeri çepeçevre kuşattığı gerçeği
bir başka ayette de şöyle belirtilmektedir:
Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz
Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah kuşatandır,
bilendir. (Bakara Suresi, 115)
Maddesel varlıklar birer algı
olduklarına göre Allah'ı göremezler, ama Allah, kendi yarattığı
maddeyi her şekliyle görür. Kuran'da "gözler O'nu idrak
edemez; O ise bütün gözleri idrak eder" denilerek
bu gerçek haber verilmektedir. (Enam Suresi, 103)
Yani biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız, Ama Allah
bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı, düşüncelerimizi tam olarak
kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında biz tek bir söz söyleyemeyiz, hatta
tek bir nefes dahi alamayız. "Dış dünya" sandığımız algıları seyrederken,
yani hayatımızı sürerken de, bize en yakın olan varlık, herhangi bir
algı değil, Allah'ın Kendisi'dir. Kuran'da yer alan "Andolsun, insanı
biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz.
Biz ona şahdamarından daha yakınız" ayetinin sırrı da bu gerçekte
gizlidir. (Kaf Suresi, 16) Bir insan kendi bedeninin "madde"den oluştuğunu
zannettiğinde bu önemli gerçeği kavrayamaz.Çünkü örneğin "kendi" zannettiği
yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm.
gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bildiğin herşeyin
hayal olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın
gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır
ve ona "sonsuz yakın"dır.
Allah insanlara "sonsuz yakın" olduğunu,
"kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara)
pek yakınım..." ayeti ile de bildirir. (Bakara Suresi,
186) Bir başka ayette geçen, "muhakkak
Rabbin insanları çepeçevre kuşatmıştır" ifadesi de
yine aynı gerçeği haber verir. (İsra Suresi, 60)

İnsan, bu anlatılanlar doğrultusunda
biraz derin düşünürse, bu hayret verici, olağanüstü durumu
kendisi de açıkça fark eder. Yani, dünyadaki bütün olayların
bir hayalden ibaret olduğunu...
|
İnsan kendisine en yakın olan varlığın yine kendisi olduğunu sanarak
yanılır. Oysa Allah bize, kendimizden bile daha yakındır. "Hele
can boğaza gelip dayandığında, ki o sırada siz (sadece) bakıp-durursunuz,
Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." ayetiyle de bu
gerçeğe dikkat çekmiştir. (Vakıa Suresi, 83-85) Ancak ayette de
bildirildiği gibi insanlar gözleriyle görmedikleri için bu olağanüstü
gerçekten habersiz yaşarlar.
Öte yandan, bir gölge varlıktan başka bir şey olmayan insanın,
Allah'tan bağımsız bir güç ve iradeye sahip olması da mümkün değildir.
Nitekim "Sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır" ayeti
yaşadığımız tüm olayların Allah'ın kontrolü altında gerçekleştiğini
gösterir. (Saffat Suresi, 96) Kuran'da bu gerçek bildirilmekte ve
"... attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı..." ayetiyle, hiçbir
fiilin Allah'tan bağımsız olmadığı vurgulanmaktadır. (Enfal Suresi,
17) İnsan gölge varlık olduğu için atma eylemini yapan kendisi olamaz.
Ancak Allah bu gölge varlığa kendisinin attığı hissini vermektedir.
Gerçekte ise tüm fiilleri gerçekleştiren Allah'tır. Bu durumda kişinin
yaptığı işleri kendisine ait fiiller olarak kabul etmesi, açıkça
kendini aldatmasıdır.
Gerçek budur. Bir insan bunu kabullenmek istemeyebilir, kendisini
Allah'tan bağımsız bir varlık sanmaya devam edebilir, ama bu hiçbir
şeyi değiştirmez.
"Hele can boğaza gelip dayandığında, ki
o sırada siz (sadece) bakıp durursunuz, Biz ona sizden daha yakınız;
ancak görmezsiniz" (Vakıa Suresi, 83-85)
  
1.
Bertrand Russell, Rölativitenin Alfabesi, Onur Yayınları, 1974,
s.161-162
2.
R.L.Gregory, Eye and Brain: The Psychology of Seeing, Oxford University
Press Inc. New York, 1990, s.9.
3.
Karl Pribram, David Bohm, Marilyn Ferguson, Fritjof Capra, Holografik
Evren I, Çev: Ali Çakıroğlu, Kuraldışı Yayınları, İstanbul: 1996,
s.37
|