MADDENİN
ARDINDAKİ SIR
Sahip Olduğumuz Herşey Aslında Hayaldir...
Açıkça görüldüğü gibi, "dış dünya"nın maddesel bir gerçekliğe sahip
olmadığı, Allah'ın sürekli ruhumuza gösterdiği görüntüler bütünü
olduğu bilimsel ve mantıksal bir gerçektir. Ne var ki insanlar genelde
"dış dünya" kavramının içine herşeyi dahil etmezler, ya da etmek
istemezler.
Bu konuda biraz samimi ve cesur düşünecek olursanız, evinizin,
içindeki eşyalarınızın veya antikalarınızın, yazlığınızın, yeni
aldığınız arabanızın, ofisinizin, mücevherlerinizin, bankadaki hesabınızın,
gardrobunuzun, eşinizin, çocuklarınızın, iş arkadaşlarınızın ve
sahip olduğunuz diğer şeylerin de size gösterilen bu "hayali dış
dünya"ya dahil olduğu gerçeğini fark edersiniz. Etrafınızda gördüğünüz,
duyduğunuz, kokladığınız kısacası beş duyunuzla algıladığınız herşey
bu "hayali dünya"ya aittir; en sevdiğiniz sanatçının sesi, oturduğunuz
iskemlenin sertliği, kokusu hoşunuza giden bir parfüm, sizi ısıtan
güneş, renkleriyle göz alıcı bir çiçek, pencerenizin dışında uçan
bir kuş, denizin üzerinde hızla ilerleyen sürat motoru, bol ürün
veren bahçeniz, işinizde kullandığınız bilgisayar ya da dünyadaki
en kaliteli teknolojiye sahip müzik setiniz...
Gerçek budur, çünkü dünya yalnızca insanı denemek için yaratılan
bir görüntüler bütünüdür. İnsanlar kısa yaşamları boyunca aslında
gerçekliği olmayan algılarla denenirler. Bu algılar ise, özellikle
süslü ve çekici gösterilir. Bu gerçek, Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
"Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış
altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan
tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya
hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır."
(Ali İmran Suresi, 14)
İnsanların çoğu sahip oldukları ya da olmaya çalıştıkları malların,
paraların, yığdıkları altınların, gümüşlerin, dolarların, mücevherlerin,
taşıdıkları hesap cüzdanlarının, kredi kartlarının, kullandıkları
dolaplar dolusu kıyafetlerin, son model arabaların, kısacası her türlü
zenginliğin büyüsüyle dinlerini bir kenara bırakır, ahireti unutur
ve yalnızca dünyaya yönelirler. "İşim var", "ideallerim
var", "sorumluluklarım var", "vaktim kısıtlı",
"yetiştirmem gereken işler var", "ileride yapacağım"
diyerek, dünyanın "süslü ve çekici" yüzüne aldanarak namaz
kılmaz,mallarını fakirlere vermez, ahirette kazanç sağlayacakları
ibadetlere yönelmezler. Aksine yalnızca dünyada kazanç sağlamaya çalışarak
ömürlerini tüketirler. "Onlar, dünya hayatından dışta olanı bilirler,
ahiretten ise gafildirler" ayetinde işte tam bu yanılgı tarif
edilir. (Rum Suresi, 7)
Kitabın bu bölümünde anlattığımız gerçek, yani herşeyin bir görüntü
olduğu gerçeği ise, bütün bu hırsları ve bağlılıkları anlamsızlaştırması
açısından çok önemlidir. Çünkü bu gerçeğin anlaşılması, insanların
sahip oldukları ve olmaya çalıştıkları herşeyin, hırsla sahip oldukları
mülklerinin, varlıklarıyla övündükleri çocuklarının, kendilerine
en yakın sandıkları eşlerinin, arkadaşlarının, en sevdikleri bedenlerinin,
bir üstünlük olarak gördükleri mevkilerinin, okudukları okulların,
geçirdikleri tatillerin birer hayalden ibaret olduğunu göstermektedir.
Bu durumda bunlar adına yapılan hırslar, geçirilen zamanlar, harcanan
çabalar da boşunadır.
O halde bazı insanlar sahip oldukları mal ve mülkleriyle, "yatlarıyla,
helikopterleriyle, fabrikalarıyla, holdingleriyle, köşkleriyle,
arazileriyle" sanki bunlar gerçekten varmışçasına övündükleri zaman
küçük düşmektedirler. Yatlarında "kasılarak" dolaşan zenginler,
arkadaşlarına arabalarıyla gösteriş yapanlar, zenginliklerini her
fırsatta dile getirenler, mevkilerinin kendilerini herkesten üstün
kıldığını zannedenler, bunlarla gösteriş yaptıklarını sananlar,
aslında bir hayal ile gösteriş yaptıklarını anladıklarında ne duruma
düşeceklerini bilmelidirler.
Bunların benzerlerini rüyalarında da sık sık görürler. Rüyalarında
da evleri, çok süratli arabaları, son derece değerli mücevherleri,
tomar tomar dolarları, yığın yığın altın ve gümüşleri vardır. Rüyalarında
da yüksek bir mevkide bulunurlar, binlerce kişinin çalıştığı bir
fabrikaları olur, pek çok insana hükmedebilecek bir güçleri olur,
herkesin hayran kaldığı kıyafetler giyerler... Ancak nasıl rüyada
sahip oldukları ile övünmek onları komik duruma düşürürse, aynı
şekilde bu dünyada muhatap oldukları görüntüyle övünmek de buna
eşdeğerdir. Rüyalarında gördükleri de, bu dünyada muhatap oldukları
da sonuçta zihinlerindeki birer görüntüden ibarettir.
Bunun gibi dünyada yaşadıkları olaylara gösterdikleri tepkiler
de, gerçeği anladıklarında insanları utandıracaktır. Kendini kaybetmiş
şekilde kavga edenler, bağırıp çağıranlar, dolandırıcılık yapanlar,
rüşvet alanlar, sahtekarlık düzenleyenler, yalan söyleyenler, cimrilik
yapanlar, insanların canını yakanlar, onları dövüp sövenler, gözü
dönmüş saldırganlar, içleri makam mevki hırsı ile dolu olanlar,
haset edenler, gösteriş yapmaya çalışanlar, kendilerini yüceltmek
için uğraşanlar ve diğerleri, bir hayal içinde bunları yaptıklarını
fark ettiklerinde rezil olacaklardır.
Bilinmelidir ki, "dünya" dediğimiz görüntüleri yaratan Allah olduğuna
göre, bu dünyadaki tüm malın gerçek sahibi de yalnızca Allah'tır.
Nitekim bu gerçek Kuran'da özellikle vurgulanır:
Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır.
Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)
Aslı hayal olan hırslar uğruna dini bir kenara bırakmak ve bunun
neticesinde sonsuz yaşamı kaybetmek ise, çok büyük bir akılsızlıktır.
Dahası insana sonsuz kayıp getirir.
Bu konuda şu nokta çok iyi anlaşılmalıdır: Karşı karşıya olduğumuz
gerçek, "tüm bu sahip olduğunuz ve hırsını yaptığınız mallar, zenginlikler,
çocuklar, eşler, arkadaşlar, makam-mevki ileride yok olacaktır,
o yüzden bir anlamı yoktur" dememektedir. "Bu sahip olduklarınızın
hiçbiri şu anda zaten yok, hepsi yalnızca bir hayalden ibaret, Allah'ın
sizi denemek için gösterdiği birer görüntü" demektedir. Dikkat ederseniz
ikisi arasında çok büyük bir fark vardır.
İnsan bu gerçeği şu an kabul etmek istemese ve
tüm sahip olduklarını var kabul ederek kendini aldatsa bile, sonuçta
ölümünün ardından yeniden dirildiğinde, yani ahirette herşey çok
net ortaya çıkacaktır. O gün insanın "görüş gücü keskinleşecek"
(Kaf Suresi, 22) ve herşeyi çok daha açık fark edecektir. Ama eğer
dünyadaki yaşamını hayali amaçlar peşinde koşarak harcamışsa, orada
hiç yaşamamış olmayı dileyecek, "keşke o ölüm kesip bitirseydi,
malım bana hiçbir yarar sağlayamadı, güç ve kudretim yok olup gitti"
diyerek helak olacaktır. (Hakka Suresi, 27-29)
Akıllı bir insana düşen ise, tüm kainatın bu en büyük gerçeğini
zaman varken burada kavramaya çalışmaktır. Aksi halde bütün ömrünü
hayaller peşinde koşmaya harcayıp sonunda büyük bir yıkıma uğrar.
Allah, dünyada hayaller (ya da "seraplar") peşinde koşup kendi Yaratıcısı'nı
unutan bu insanların son durumlarını şöyle bildirmektedir:
İnkar edenler; onların amelleri dümdüz bir arazideki
seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında
bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını
tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir. (Nur Suresi,
39)
Materyalistlerin Mantık Bozuklukları
Bu
bölümün başından itibaren maddenin, materyalistlerin iddia ettikleri
gibi mutlak bir varlık olmadığı, aksine Allah'ın yarattığı bir algılar
bütününden ibaret olduğu bilimsel olarak ortaya kondu. Materyalistler
ise, bütün felsefelerini yok eden bu açık gerçeğe karşı son derece
dogmatik bir tutumla direnmektedirler ve geçersiz karşı mantıklar
getirmektedirler.
Örneğin materyalist felsefenin 20. yüzyıldaki en büyük savunucularından
biri olan koyu Marksist George Politzer, maddenin varlığının "büyük
delili" olarak "otobüs örneği"ni vermiştir. Politzer'e göre, maddenin
bir algı olduğunu savunan düşünürler de otoyolda otobüs gördükleri
zaman ezilmemek için kaçmaktadırlar ve bu maddenin nesnel varlığının
ispatıdır.1 Bir başka
ünlü materyalist Johnson ise kendisine maddenin bir algılar bütünü
olduğu anlatıldığında, taşlara tekme atarak onların fiziksel varlıklarını
"kanıtlamaya" çalışmıştır.2
Benzer bir örnek, Politzer'in akıl hocası ve diyalektik materyalizmin
Marx'la birlikte kurucusu olan Friedrich Engels tarafından verilmiş,
Engels, "eğer yediğimiz pastalar birer algı olsaydı, açlığımızı
geçirmezlerdi" diye yazmıştır.3
Marx, Engels, Lenin gibi ünlü materyalistlerin kitaplarında hep
bu tür örnekler ve "maddenin varlığını tokat yiyince anlarsınız"
gibi öfke dolu cümleler yer almaktadır.
Materyalistlerin tüm bu örnekleri vermelerine neden olan kavrayış
bozukluğu ise, "madde bir algıdır" açıklamasını, "madde bir ışık
oyunudur" şeklinde anlamalarıdır. Algı kavramının yalnızca görmeyle
sınırlı olduğunu, dokunma gibi algıların ise nesnel karşılığı bulunduğunu
sanmaktadırlar. Otobüsün insana çarpması üzerine de, "bakın çarpıyor,
demek ki bir algı değil" demektedirler. Anlamakta zorluk çektikleri
nokta, otobüs çarpması sırasında yaşanan sertlik, darbe ve acı gibi
bütün algıların da yalnızca zihinde oluştuklarıdır.
Rüya Örneği
Bu gerçeği en iyi anlatan örnek rüyalardır. İnsan, rüyasında çok
gerçekçi olaylar yaşayabilmektedir. Merdivenden yuvarlanıp bacağını
kırabilmekte, ciddi bir trafik kazası geçirebilmekte, bir otobüsün
altında kalabilmekte, acıktığında bir pasta yiyip doyabilmektedir.
Günlük yaşamda rastlanan olayların benzerleri rüyada da aynı inandırıcılıkla,
aynı hislerle yaşanmaktadır.
Rüyasında kendisine otobüs çarptığını gören kişi yine rüyasında,
kaza yaptıktan sonra gözünü hastanede açabilir; sakat kaldığını
anlar ama aslında bu bir rüyadır. Yine rüyasında; bir trafik kazasının
ardından öldüğünü, ölüm meleklerinin canını aldığını, ahiret hayatının
başladığını görebilir. (Bu olay, rüya gibi bir algı olan gerçek
dünya hayatında da aynı şekilde yaşanır.)
| RÜYADAKİ DÜNYA
Sizin
için madde, elle tutulan, gözle görülen şeydir. Oysa rüyada
da "elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz", ama gerçekte ne
eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak bir şey.
Bütün bunları beynin dışında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik
yoktur. Açıkça aldanırsınız.
Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran
nedir? Sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşmaktadır.
Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak,
aynı şey pekala içinde bulunduğumuz dünya için de geçerlidir.
Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir
rüyaya başladığımızı düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe
yoktur. Rüyayı hayal, dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece
alışkanlıklarımız ve ön yargılarımızdır. Ve bu durum, bir
gün, şu anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından rüyadan
uyandırıldığımız gibi uyandırılabileceğimizi gösterir. |
Rüyasında yaşadığı tüm bu olayların görüntülerini, seslerini, sertlik
hissini, acıyı, ışığı, renkleri, her türlü hissi gayet berrak bir
şekilde duyumsamaktadır. Rüyada muhatap olduğu algıların tümü gerçek
yaşamdaki kadar doğaldır. Rüyasında yediği bir pasta algılardan
ibaret olmasına rağmen karnını doyurur. Çünkü doymak da bir algıdır.
Oysa ki, gerçekte o anda kişi yatakta uzanmış durumdadır. Ortada
ne merdiven, ne trafik, ne otobüs, ne pasta bulunmaktadır. Rüyadaki
kişi, dış dünyada karşılıkları bulunmayan algı ve hisleri yaşamakta
ve görmektedir. Rüyada, "dış dünya"da hiçbir maddi karşılığı bulunmayan
olayların yaşanıyor, görülüyor, hissediliyor olması, "dış dünya"nın
tamamen algılardan oluştuğunu çok net biçimde ortaya koymaktadır.
Materyalist felsefeyi benimseyenler, özellikle de Marksistler,
kendilerine bu gerçek, yani maddenin aslı anlatıldığında öfkelenmektedirler.
Marx'ın, Engels'in, Lenin'in bu konudaki yüzeysel ve cahilce mantıklarından
örnekler vermekte, ateşli açıklamalar yapmaktadırlar.
Oysa bu kişiler aynı açıklamaları rüyalarında da yapabildiklerini
düşünmelidirler: Rüyalarında da Das Kapital'i okumakta, mitinglere
katılmakta, polisle çatışmaya girmektedirler, başlarına taş isabet
etmekte ve hatta bu yaranın sızısını hissetmektedirler. Rüyalarında
kendilerine sorulduğunda, o an gördükleri şeyleri de "mutlak madde"
sanmaktadırlar. Tıpkı uyanıkken gördükleri şeyleri de "mutlak madde"
sandıkları gibi. Ama, ister rüyada olsun, ister günlük yaşamda olsun,
gördüklerinin, yaşadıklarının, hissettiklerinin hepsi birer algıdır.
  
1.
George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, İstanbul: Sosyal
Yayınlar, 1989, s. 53.
2.
Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, İstanbul:Remzi Kitabevi, 6.b.,
1995 Eylül, s. 261.
3.
George Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri, İstanbul:Sosyal
Yayınlar, 1989, s. 65.
|