MADDENİN
ARDINDAKİ SIR
Sinirleri Paralel Bağlama Örneği
Politzer'in trafik kazası örneğini ele alalım: Bu kazada, otobüsün
altında ezilen kişinin beş duyu organından beynine giden sinirler,
bir başka insanın, örneğin George Politzer'in beynine paralel bir
bağlantıyla bağlansa, kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda, o sırada
evinde oturmakta olan Politzer'e de otobüs çarpacaktır. Daha doğrusu,
kaza geçiren adamın yaşadığı hislerin tamamını, bir müzik teybine
bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde,
Politzer de yaşamaya başlayacaktır. Politzer de evinde oturduğu
halde otobüsün fren sesini, otobüsün vücuduna değmesini, kırık kol
ve akan kan görüntülerini, kırık ağrılarını, ameliyathaneye sokuluşunun
görüntülerini, alçının sertliğini, kolunun güçsüzlüğünü hissedecek,
görecek ve yaşayacaktır.
Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi, aynı
Politzer gibi, kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır. Kazadaki
adam komaya girse, hepsi komaya girecektir. Hatta, söz konusu trafik
kazasına ait algıların tümü bir alete kaydedilse ve bu algılar sürekli
başa alınarak bir başka kişiye verilse, bu kişiye de defalarca otobüs
çarpacaktır.
Peki o halde, hangisine çarpan otobüs gerçektir? Materyalist felsefenin
bu soruya verebileceği çelişkisiz bir cevap yoktur. Doğru cevap,
trafik kazasını hepsinin kendi zihinlerinde tüm ayrıntılarıyla yaşadığıdır.
Pasta ve taşa tekme atma örnekleri için de durum aynıdır. Pasta
yiyince karnında pastanın şişliğini ve tokluğunu hisseden Engels'in
duyu organlarına ait sinirler paralel olarak ikinci bir kişinin
beynine bağlansa, Engels pasta yediği ve doyduğu anda o kişi de
pasta yiyecek ve doyacaktır. Taşa tekme atınca ayağı acıyan materyalist
Johnson'ın sinirleri paralel olarak bir başka kişiye bağlansa, bu
kişi de taşa vuracak ve canı acıyacaktır.
Peki hangi pasta ve hangi taş gerçektir? Materyalist felsefe, buna
da çelişkisiz bir cevap veremez. Doğru ve çelişkisiz cevap şudur:
Hem Engels hem diğer kişi pastayı kendi zihinlerinde yiyip doymuşlardır.
Hem Johnson hem ikinci kişi, taşa tekme atış anını kendi zihinlerinde
tüm detaylarıyla yaşamışlardır.
Yukarıda Politzer'le ilgili olarak verdiğimiz örnekte şöyle bir
değişiklik yapalım; evinde oturan Politzer'in sinirlerini otobüsün
çarptığı adamın beynine, otobüsün çarptığı adamın sinirlerini de
Politzer'in beynine bağlayalım. Bu durumda ise, Politzer aslında
evinde oturduğu halde kendisine otobüs çarptığını zannedecek, otobüsün
çarptığı adam ise kazanın tüm şiddetine rağmen, bunu asla fark edemeyecek,
çünkü kendisinin evde oturduğunu düşünecektir. Bu mantık pasta ve
taşa tekme atma örnekleri için de düşünülebilir.
Görüldüğü gibi insanın algılarını aşması ve dışarı çıkması mümkün
değildir. Bu durumda bir insanın ruhuna, bedeni ve hiçbir maddi
varlığı olmadığı halde, ortada maddesel bir ortam da olmamasına
karşın herşey seyrettirilebilecektir. Öyle ki kişinin bunu anlaması
mümkün değildir, hatta izlettirilen üç boyutlu mükemmel görüntüleri
gerçek zannedip, varlığından da son derece emin olacaktır. Çünkü
her insan duyu organlarına hissettirilen algılara bağımlıdır.
İngiliz felsefeci David Hume bu gerçek üzerindeki düşüncelerini
şöyle ifade etmiştir:
Çok samimi olarak,
kendim dediğim şeye dahil olduğum zaman ben sıcak ya da soğuğa,
ışık ya da gölgeye, aşk ya da nefrete, acı ya da lezzete dair özel
bir algıya ya da başka bir şeye daima rastlarım. Ben bir algı olmaksızın
herhangi bir zamanda kendimi asla yakalayamam ve asla algıdan başka
bir şeyi gözleyemem.1
Algıların Beyinde Oluştuğu Felsefe Değil, Bilimsel
Gerçektir Materyalistler, burada anlattıklarımızın felsefi
bir görüş olduğunu iddia etmektedirler. Oysa ki bizim "dış dünya"
dediğimiz şeyin bir algılar bütünü olduğu, bir felsefe değil, bilimsel
bir gerçektir. Görüntünün ve hislerin beyinde nasıl oluştuğu, bütün
tıp fakültelerinde detaylı biçimde okutulmaktadır. Başta modern
fizik olmak üzere 20. yüzyıl biliminin ortaya koyduğu gerçekler,
maddenin somut bir gerçekliğe sahip olmadığını, herkesin bir anlamda
"beynindeki ekran"ı izlediğini açıkça göstermektedir.
Bunu, ister ateist olsun, ister budist olsun, ister başka bir görüşe
ya da düşünceye sahip olsun, bilime inanan herkes kabul etmek zorundadır.
Bir materyalist kendince Allah'ın varlığını inkar edebilir ama bu
bilimsel gerçeği inkar edemez.
Yaşadıkları devirlerin bilim anlayışı ve bilimsel imkanları yetersiz
dahi olsa, Karl Marx, Friedrich Engels, Georges Politzer ve diğerlerinin
bu kadar kolay ve açık bir gerçeği kavrayamamaları, yine de şaşırtıcıdır.
Ama günümüzde bilimin ve teknolojinin imkanları son derece gelişmiştir
ve bu imkanlar zaten çok açık olan bu gerçeğin kavranmasını daha
da kolaylaştırmaktadır. Materyalistler ise, hem kısmen de olsa bu
konuyu kavramanın, hem de bu konunun kendi felsefelerini ne kadar
kesin bir biçimde çökerttiğini fark etmenin verdiği büyük bir korku
içindedirler.
Materyalistlerin Büyük Korkusu

Materyalist yazar Rennan Pekünlü,
"evrim teorisi önemli değil, asıl tehlike bu konu" diyor.
Çünkü bu konuyla birlikte inandığı yegane kavram olan maddenin
yok olduğunun farkında...
|
Türkiye'deki materyalist çevrelerden, elinizdeki kitapta anlatılan
bu konuya, yani maddenin bir algı olduğu gerçeğine bir süre için
belirgin bir tepki gelmedi. Bu ise, bizde, bu konunun yeterince
açıklanmadığı ve daha detaylı bir anlatıma geçilmesi gerektiği yönünde
bir izlenim doğurmuştu. Ancak kısa bir süre sonra materyalistlerin
gerçekte bu konunun gündeme getirilmesinden çok büyük bir rahatsızlık
duydukları, hatta bundan büyük bir korkuya kapıldıkları açık bir
biçimde ortaya çıktı.
Materyalistler yaşadıkları bu korku ve paniği, bir süredir kendi
yayın organlarında, konferanslarında, panellerinde yüksek sesle
ifade ediyorlar. Kullandıkları endişeli ve ümitsiz üsluba bakıldığında,
ciddi bir fikri kriz içinde girdikleri anlaşılıyor. Felsefelerinin
sözde temeli olan evrim teorisinin bilimsel yönden çökertilmesiyle
zaten ciddi bir şok yaşamaya başlamışlardı. Ancak, şimdi Darwinizm'den
çok daha önemli bir dayanaklarını, bizzat maddenin kendisini kaybetmeye
başladıklarını anladılar ve çok daha büyük bir şok içindeler. Bu
konunun, kendileri açısından "en büyük tehlike" olduğundan, kendi
"kültürel dokularını tamamen yıktığından" söz ediyorlar.
Türkiye'deki materyalist çevrelerin yaşadıkları bu endişe ve paniği
en açık biçimde ifade edenlerden birisi, materyalizmi savunmayı
görev edinmiş bulunan Bilim ve Ütopya dergisinin yazarı ve aynı
zamanda bir öğretim üyesi olan Rennan Pekünlü oldu. Pekünlü, gerek
söz konusu dergide yazdığı yazılarda, gerekse söz aldığı birtakım
panellerde, Evrim Aldatmacası kitabını bir numaralı "tehlike" olarak
gösterdi. Pekünlü'yü en çok endişelendiren konu ise, kitabın Darwinizm'i
geçersiz kılan bölümlerinin de ötesinde, asıl olarak şu anda okumakta
olduğunuz kısımdı. Okurlarına ve (oldukça az sayıdaki) dinleyenlerine
"sakın kendinizi idealizmin bu telkinlerine kaptırmayın, materyalizme
olan sadakatinizi koruyun" mesajları veren Pekünlü, kendisine dayanak
olarak Rusya'daki kanlı komünist devriminin lideri Vladimir I. Lenin'i
bulmuştu. Lenin'in bir asır önce yazdığı Materyalizm ve Ampiryokritisizm
isimli kitabı okumayı herkese öğütleyen Pekünlü'nün yaptığı tek
şey ise, yine Lenin'e ait olan "sakın bu konuyu düşünmeyin, yoksa
materyalizmi kaybedersiniz ve kendinizi dine kaptırırsınız" şeklindeki
uyarıları tekrarlamak oldu. Pekünlü, söz konusu materyalist yayın
organında yazdığı bir makalede, Lenin'den şu satırları aktarıyordu:
Duyularımızla algıladığımız
nesnel gerçekliği bir kere yadsıdın mı, kuşkuculuğa (agnostisizm)
ve öznelciliğe (subjektivizme) kayacağından, fideizme (dini inanca)
karşı kullanacağın tüm silahları yitirirsin; bu da fideizmin istediği
şeydir. Parmağını kaptırdın mı, önce kolun sonra tüm benliğin
gider. Duyuları nesnel dünyanın bir görüntüsü olarak değil de,
özel bir öğe olarak aldığında, diğer bir deyişle materyalizmden
ödün verdiğinde, benliğini fideizme kaptırırsın. Sonra duyular
hiç kimsenin duyuları olur, us hiç kimsenin usu, ruh hiç kimsenin
ruhu, istenç hiç kimsenin istenci olur.2

Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a
hiç bir şey gizli kalmaz.(Al-i İmran Suresi 5)
|
Bu satırlar, Lenin'in büyük bir korkuyla fark ettiği ve hem kendi
kafasından hem de "yoldaş"larının kafalarından silmek istediği gerçeğin,
günümüzün materyalistlerini de aynı biçimde tedirgin ettiğini göstermektedir.
Ama Pekünlü ve diğer materyalistler Lenin'den daha da büyük bir
tedirginlik içindedirler; çünkü bu gerçeğin bundan 100 yıl öncesine
göre çok daha açık, kesin ve güçlü bir biçimde ortaya konduğunun
farkındadırlar. Bu konu, tüm dünya tarihinde ilk kez bu kadar karşı
konulamaz bir biçimde anlatılmaktadır.
Ama yine de birçok materyalist bilim adamının "maddenin bir hayalden
ibaret olduğu" gerçeğini son derece yüzeysel bir bakış açısıyla
değerlendirdiği fark edilmektedir. Çünkü burada anlatılan konu bir
insanın hayatında karşılaşabileceği en önemli, en heyecan verici
konulardan biridir. Bu derece çarpıcı bir konu ile daha önce yüzyüze
gelmiş olmaları mümkün değildir. Buna rağmen söz konusu bilim adamlarının
gösterdikleri tepkiler, ya da konuşma ve yazılarındaki üslup, son
derece sığ ve yüzeysel bir kavrayışa sahip olduklarını ele vermektedir.
| |
Pencereden dışarıdaki manzaraya
bakan bir insan, gerçekte, dışarıdaki değil, beynindeki manzaraya
ait görüntüyü seyreder.
İnsanın gözüne ulaşan ışık,
gözdeki hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülerek,beynin
arkasındaki görme merkezine gelir. Ve beynimizin içindeki
"bir şuur", beyne gelen elektrik sinyallerini manzara olarak
algılar.
|
Öyle ki bazı materyalistlerin burada anlatılanlara
gösterdikleri tepkiler, materyalizme olan körü körüne bağlılıklarının
onlarda bir tür mantıksal tahribat oluşturduğunu ve bu nedenle konuyu
anlamaktan çok uzak olduklarını göstermiştir. Örneğin yine bir Bilim
ve Ütopya yazarı ve öğretim üyesi olan Alaettin Şenel, aynı Rennan
Pekünlü gibi "Darwinizm'in çökertilmesi bir yana, asıl tehlike bu
konu" mesajları vermiş, kendi felsefesinin bir dayanağı olmadığını
hissettiği için de, "öyleyse siz anlattıklarınızı ispatlayın" anlamına
gelen isteklerde bulunmuştur. Ancak asıl ilginç nokta, söz konusu
yazarın, tehlike olarak gördüğü gerçeği bir türlü kavrayamadığını
gösteren satırlar yazmış olmasıdır.
Örneğin Şenel, tamamen bu konuyu ele aldığı bir makalesinde, dış
dünyanın beynin içinde görüntü olarak algılandığını kabul etmiştir.
Ama görüntülerin maddi karşılığı bulunan ve bulunmayan görüntüler
olarak ikiye ayrıldığını söyleyerek, dış dünya ile ilgili görüntülerin
maddi karşılığı bulunduğunu öne sürmüştür. Bu iddiasını desteklemek
için de bir "telefon örneği" vermiştir. Kısaca, "beynimdeki görüntülerin
dış dünyada karşılığı olup olmadığını bilmiyorum, ama aynı şey telefonla
konuşma yaptığımda da geçerlidir; telefonla konuşurken karşımdaki
kişiyi göremem, fakat sonradan yüzyüze konuşurken bu konuşmayı doğrulatabilirim"
diye yazmıştır.3
Söz konusu yazar, bu benzetmeyle şunu kastetmektedir: "Eğer algılarımızdan
kuşkulanırsak, maddenin aslına bakıp gerçeği kontrol edebiliriz."
Oysa bu çok açık bir yanılgıdır, çünkü bizim maddenin aslına ulaşmamız
kesinlikle mümkün değildir. Hiçbir zaman zihnimizin dışına çıkıp
"dışarıda" ne olduğunu bilemeyiz. Telefondaki sesin karşılığı olup
olmadığı telefondaki kişiye doğrulatılabilir. Ama bu doğrulatma
da tamamen zihinde yaşanan bir hayalden ibarettir.
Nitekim bu kişiler aynı olayları rüyalarında da yaşarlar. Örneğin,
Şenel rüyasında da telefonla konuştuğunu, ardından bunu konuştuğu
kişiye onaylattığını görebilir. Veya Pekünlü rüyasında da "büyük
bir tehlike"yle karşı karşıya olduğunu hissedip, karşısındaki insanlara
Lenin'in asırlık eserlerini tavsiye edebilir. Ama, söz konusu materyalistler
ne yaparlarsa yapsınlar yaşadıkları olayların, konuştukları kişilerin
birer algıdan ibaret olduğu gerçeğini inkar edemezler.
O halde beyindeki görüntülerin karşılığı olup olmadığı kime doğrulatılacaktır?
Yine beyinde oluşan gölge varlıklara mı? Kuşkusuz materyalistlerin
beynin dışına ait bilgi sağlayabilecek, doğrulama yapabilecek bir
bilgi kaynağı bulması mümkün değildir.
Her türlü algının beyinde oluştuğunu kabul etmek, ama istendiğinde
bunun "dışına" çıkılıp algıların gerçek dış dünyaya doğrulatılabileceğini
sanmak ise, aslında bir insanın anlayış düzeyinin sınırlı olduğunu,
bozuk bir mantık örgüsü içinde düşündüğünü gösterir.
Oysa burada anlatılan gerçek, normal anlayış düzeyine ve mantık
örgüsüne sahip bir insan tarafından hemen rahatlıkla anlaşılabilecek
bir konudur. Ön yargısız her insan, bu anlatılanlar doğrultusunda,
dış dünyanın varlığını duyu organları aracılığıyla test edemeyeceğini
anlar. Ancak görüldüğü kadarıyla materyalizme olan körü körüne bağlılık,
insanların akıl yürütme yeteneklerini bozmaktadır. Bu yüzden günümüzdeki
materyalistler de, maddenin varlığını taşlara tekme atarak ya da
pasta yiyerek "ispatlamaya" çalışan akıl hocaları gibi, ciddi mantık
bozuklukları göstermektedirler.
Bunun aslında şaşırtıcı bir durum
da olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü akledememek, yani dünyayı
ve olayları düzgün bir mantık örgüsü içinde yorumlayamamak, inkarcıların
ortak vasfıdır. Allah, Kuran'da inkarcıların "akıl erdiremeyen bir
topluluk" olduklarını özellikle belirtmektedir. (Maide Suresi, 58)
Materyalistler Tarihin En Büyük Tuzağına Düşmüşlerdir
Türkiye'deki materyalist çevrelerde baş gösteren ve burada sadece
bir kaç belirtisine değindiğimiz panik atmosferi, aslında materyalistlerin
tarih boyunca karşılaşmadıkları kadar büyük bir hezimetle yüzyüze
olduklarını göstermektedir. Maddenin bir algıdan ibaret olduğu gerçeği,
modern bilim tarafından ispat edilmiştir ve dahası çok açık, kesin
ve güçlü bir biçimde ortaya konmaktadır. Materyalistler körü körüne
inandıkları, bel bağladıkları, güvendikleri maddesel dünyanın, içindeki
herşeyle birlikte tamamen yok olduğunu görmekte ve buna karşı hiçbir
şey yapamamaktadırlar.
İnsanlık tarihi boyunca materyalist düşünce hep var oldu ve bu
kişiler kendilerinden ve savundukları felsefeden çok emin bir şekilde,
kendilerini yaratmış olan Allah'a baş kaldırdılar. Ortaya attıkları
senaryoya göre madde ezeli ve ebediydi ve tüm bunların bir Yaratıcı'sı
olamazdı. Yalnızca kibirlerinden dolayı, Allah'ı reddederlerken
var zannettikleri maddenin ardına sığındılar. Bu felsefeden öylesine
eminlerdi ki, hiçbir zaman bunun aksini ispatlayacak bir açıklama
getirilemeyeceğini düşünüyorlardı.
İşte bu yüzden, maddenin aslı ile ilgili olarak bu kitapta anlatılan
gerçekler bu kişileri büyük bir şaşkınlığa düşürmüştür. Çünkü burada
anlatılanlar felsefelerini temelden yıkıp atmış, üzerinde tartışmaya
dahi imkan bırakmamıştır. Tüm düşüncelerini, hayatlarını, kibirlerini
ve inkarlarını üzerine bina ettikleri madde, ellerinden bir çırpıda
uçup gitmiştir. Madde yoktur ki maddecilik olsun.
Allah'ın bir sıfatı, inkarcılara tuzak kurmasıdır.
"...onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık)
kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin)
hayırlısıdır" ayetiyle bu gerçek bildirilir. (Enfal Suresi, 30)
İşte Allah, maddeyi var zannettirerek materyalistleri tuzağa düşürmüş
ve tarihte benzeri görülmemiş şekilde küçültmüştür. Mallarını, mülklerini,
mevkilerini, ünvanlarını, içinde bulundukları toplumu, tüm dünyayı
ve aslında birer hayalden ibaret olan herşeyi var sanmışlar, üstelik
bunlara güvenerek Allah'a karşı büyüklenmişlerdir. Böbürlenerek
Allah'a isyan etmiş ve inkarda ileri gitmişlerdir. Bunları yaparken
de güç aldıkları tek şey madde olmuştur. Ama öyle bir anlayış eksikliği
içine düşmüşlerdir ki, Allah'ın kendilerini çepeçevre sarıp kuşattığını
hiç düşünmemişlerdir. Allah inkarcıların anlayışsızlıkları sonucunda
düşecekleri durumu Kuran'da şöyle haber vermiştir:
Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar?
Fakat (asıl) o inkar edenler hileli-düzene düşecek olanlardır.
(Tur Suresi, 42)
Bu, belki de tarihin gördüğü en büyük yenilgidir. Materyalistler
kendilerince büyüklenirken, aslında büyük bir oyuna gelmişler, Allah'a
karşı çirkin bir cesaret göstererek açtıkları savaşta kesin olarak
yenilmişlerdir. "Böylece biz, her ülkenin
önde gelenlerini -orada hileli-düzenler kursunlar diye- oranın suçlu
günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine
kurarlar da bunun şuuruna varmazlar" ayeti Yaratıcı'larına
baş kaldıran bu gibi inkarcıların nasıl bir şuursuzluk içinde olduklarını
ve nasıl bir sonla karşılaşacaklarını en açık şekilde haber verir.
(Enam Suresi, 123)
Bir başka ayette ise bu gerçek şöyle vurgulanır:
(Sözde) Allah'ı ve iman edenleri aldatırlar.
Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.
(Bakara Suresi, 9)
İnkarcılar kendilerince tuzak kurmaya kalkışırlarken ayetteki "şuuruna
varmazlar" ifadesiyle açıklandığı gibi, çok önemli bir gerçeği fark
edememişlerdir: Yaşadıkları tüm olayların onlara algılatılan birer
hayal olduğu ve işledikleri her fiil gibi, kurdukları tuzakların
da zihinlerinde oluşan bir görüntüden ibaret olduğu gerçeğini...
Bu kavrayışsızlıkları sebebiyle de, Allah ile yalnız olduklarını
unutarak kendi kendilerini hileli bir düzene düşürmüşlerdir.
Her dönemde olduğu gibi bu dönemde de Allah inkarcıların
tüm hileli düzenlerini temelinden yıkacak bir gerçekle onları yüzyüze
getirmiştir. Allah "...hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek
zayıftır" ayetiyle, bu düzenlerin daha ilk kuruldukları anda sonuçlarının
yıkım olacağını da haber vermiştir. (Nisa Suresi, 76) Ve müminleri
de "...onların hileli düzenleri size hiçbir zarar veremez" ayetiyle
müjdelemiştir. (Al-i İmran Suresi, 120)
Allah bir başka ayetinde, "inkar edenlerin
işleri bir seraba benzer, susayan onu bir su sanır, elini uzatır
fakat yanında bir şey bulmayıverir" diye haber verir. (Nur Suresi,
39) Materyalizm de bu ayette işaret edildiği gibi, isyan
edenler için bir "serap" oluşturur; ona güvenerek ellerini uzattıklarında,
herşeyin bir hayalden ibaret olduğunu anlarlar. Allah onları böyle
bir serapla kandırmış, bütün bu algılar bütününü var gibi göstermiştir.
"Koskoca" insanlar, profesörler, astronomlar, biyologlar, fizikçiler,
ünvanları, mevkileri her ne olursa olsun maddeyi kendilerine ilah
edinmeleri sebebiyle bu oyuna gelmişler, birer çocuk gibi aldanmış
ve küçük düşmüşlerdir. Bir algılar bütününü mutlak sanarak onun
üzerine felsefelerini, ideolojilerini kurmuşlar, hakkında ciddi
tartışmalara girmişler, sözde "entellektüel" anlatımlar kullanmışlardır.
Tüm bunlardan dolayı da kendilerini çok akıllı saymışlar, evrenin
gerçeği hakkında fikir yürütebileceklerini düşünmüşler ve en önemlisi
kendi sınırlı akıllarıyla Allah'ı yorumlayabileceklerini sanmışlardır.
Allah, onların içine düştükleri bu durumu bir ayetinde şöyle bildirir:
Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah
da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en
hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi 54)
Dünyada bazı tuzaklardan kurtulmak mümkün olabilir; ancak Allah'ın
inkar edenlere kurduğu bu tuzak öyle sağlamdır ki, asla bir kurtuluş
imkanları kalmamıştır. Ne yaparlarsa yapsınlar, kime başvururlarsa
vursunlar, kendilerini kurtaracak, Allah'tan başka bir yardımcı bulmaları
da mümkün değildir. Allah'ın Kuran'da haber verdiği gibi, "...kendileri
için Allah'tan başka bir (vekil) koruyucu dost ve yardımcı bulamayacaklardır."
(Nisa Suresi, 173) Materyalistler böyle bir tuzağa düşeceklerini
hiç beklemiyorlardı. 20. yüzyılın bütün imkanları ellerindeyken
rahatça inkarda diretebileceklerini ve insanları da inkara sürükleyebileceklerini
sanıyorlardı. Allah inkarcıların tarih boyunca taşıdıkları bu zihniyeti
ve uğradıkları sonu Kuran'da şöyle haber vermiştir:
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de onların
farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları
hileli düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini
topluca yok ettik. (Neml Suresi, 50-51)
Ayetlerde anlatılan gerçeğin bir anlamı da şudur: Materyalistlere
sahip oldukları herşeyin bir hayalden ibaret olduğu açıklanmış,
yani ellerindeki herşey topluca yok edilmiştir. Ve onlar, var zannettikleri
mallarının, fabrikalarının, altınlarının, dolarlarının, çocuklarının,
eşlerinin, dostlarının, makam ve mevkilerinin, hatta kendi bedenlerinin
ellerinin arasından kayıp gittiğine şahitlik ederken, bir anlamda
"yok olmuşlardır". Madde olmaktan çıkmış artık birer ruh haline
gelmişlerdir.
Kuşkusuz bu gerçeğin farkına varmak materyalistler için olabilecek
en dehşet verici olaydır. Çünkü sahip oldukları herşeyin bir hayalden
ibaret olması, kendi tabirleri ile onlar için henüz dünyadayken,
"ölmeden bir ölüm" hükmündedir.
Bu gerçekle birlikte, bir Allah, bir de kendileri kalmıştır. Nitekim
Allah, "kendisini tek olarak (ve yapayalnız)
yarattığım (şu adam)ı Bana bırak" ayetiyle, her insanın Kendi katında
aslında yapayalnız olduğu gerçeğine dikkat çekmiştir. (Müddessir
Suresi, 11) Bu olağanüstü gerçek daha pek çok ayetle haber
verilmiştir:
Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün
de) 'teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)' bize geldiniz
ve size lütfettiklerimizi arkanızda bıraktınız... (Enam Suresi,
94)
Ve onların hepsi, kıyamet günü O'na, 'yapayalnız,
tek başlarına' geleceklerdir. (Meryem Suresi, 95)
Bu ayetlerde anlatılan gerçeğin bir manası da şudur: Maddeyi ilah
edinenler, Allah'tan gelmiş ve yine O'na dönmüşlerdir. İsteseler
de, istemeseler de Allah'a teslim olmuşlardır. Şimdi hesap gününü
beklemektedirler ve o gün hepsi tek tek sorguya çekileceklerdir.
Her ne kadar anlamak istemeseler de...
Sonuç
Buraya kadar anlattığımız konu, yaşamınız boyunca size anlatılmış
en büyük gerçeklerden biridir. Çünkü tüm maddesel dünyanın gerçekte
bir göüntü olduğunu ispatlayan bu konu, Allah'ın varlığının ve yaratışının
kavranmasının, O'nun yegane mutlak varlık olduğunun anlaşılmasının
anahtarıdır.
Bu konuyu anlayan insan, dünyanın, insanların çoğunun sandığı gibi
bir yer olmadığını fark eder. Dünya, caddelerde amaçsızca dolaşanların,
meyhanelerde kavga edenlerin, lüks kafelerde birbirlerine gösteriş
yapanların, mallarıyla övünenlerin, hayatlarını boş amaçlara adayanların
sandığı gibi gerçekte var olan, mutlak bir yer değildir. Sadece
bir algılar bütünü, bir hayaldir. Saydığımız insanların hepsi de,
bu algıları zihinlerinin içinde seyreden birer görüntüdürler ama
bunun bilincinde değildirler.
Bu konu çok önemlidir ve Allah'ı inkar eden materyalist felsefeyi
en temelinden çökertir. Marx, Engels, Lenin gibi materyalistlerin
bu konuyu duyduklarında paniğe kapılmaları, öfkelenmeleri, yandaşlarını
"sakın düşünmeyin" diye uyarmaları bu yüzdendir. Aslında bu kişiler,
algıların beyinde oluştuğu gerçeğini bile kavrayamayacak kadar büyük
bir akli zaafiyet içindedirler. Beyinlerinin içinde seyrettikleri
dünyayı "dış dünya" sanmakta, bunun aksini gösteren apaçık delilleri
ise bir türlü anlayamamaktadırlar.
Bu gaflet, Allah'ın inkarcılara vermiş olduğu akıl
eksikliğinin bir sonucudur. Çünkü Kuran'da bildirildiğine göre,
inkarcıların "kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri
vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar
hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil
olanlardır." (Araf Suresi, 179)
Bu noktanın daha ötesini, kendi samimi düşüncenizi kullanarak da
bulabilirsiniz. Bunun için, dikkatinizi toplayarak konsantre olmanız,
etrafınızdaki cisimleri nasıl gördüğünüz ve onlara nasıl dokunduğunuz
hakkında düşünmeniz gerekir. Eğer dikkatlice düşünürseniz, gören,
işiten, dokunan, düşünen ve şu anda bu kitabı okuyan akıllı varlığın,
sadece bir ruh olduğunu ve sanki bir tür perde üzerinde "madde"
denen algıları seyrettiğini hissedebilirsiniz. Bunu kavrayan insan,
insanlığın büyük bölümünü aldatan maddi dünya boyutundan uzaklaşıp,
gerçek varlık boyutuna girmiş olur.
Sözünü ettiğimiz gerçek, tarih boyunca bazı dindarlar ya da felsefeciler
tarafından anlaşılmıştır. İmam Rabbani, Muhyiddin Arabi, Mevlana
Cami gibi İslam alimleri bu gerçeği Kuran'ın işaretleriyle ve akıl
yoluyla bulmuşlardır. George Berkeley gibi bazı Batılı felsefeciler
de aynı gerçeği akıl yoluyla kavramışlardır. İmam Rabbani, tüm maddesel
evrenin bir "hayal ve vehim (algı)" olduğunu ve tek mutlak varlığın
da Allah olduğunu Mektubat'ında şöyle anlatmıştır:
Allah... yarattığı varlıkların vücutlarını yokluktan
başka bir şey yapmadı... Tüm bunları, his ve vehim (algı) derecesinde
yarattı... Alemin varlığı his ve vehim derecesinde olup, maddi
derecede değildir... Gerçek manada dışarıda (dış dünyada) Yüce
Zat'tan (Allah'tan) başkası yoktur. (İfadeler Türkçeleştirilerek
alınmıştır.) 4
İmam Rabbani insanın muhatap olduğu tüm görüntülerin birer hayalden
ibaret olduğunu, "dışarıda" bir aslının bulunmadığını da açıkça ifade
etmiştir:
O mevhum daire, hayalde
resmedilir. O resmedildiği mertebede de görülür. Ama hayal gözü
ile. Fakat dışarıda baş gözü ile görüldüğü sanılır. Ne var ki
durum öyle değildir. Dışarıda onun ne ismi vardır ne de izi. Evet
böyle bir durum yoktur ki orada, görülsün. Aynaya yansıyan bir
kişinin yüzü dahi, bu şekil üzeredir. Zira onun dışarıda bir sabitliği
yoktur. Elbette onun sabitliği ve görüntüsü: Her ikisi birden
HAYALDEDİR. En iyi bilen Sübhan Allah'tır. (İfadeler Türkçeleştirilerek
alınmıştır.)5
Mevlana Cami de Kuran'ın işaretleri ve akıl yoluyla bulduğu bu
hayret verici gerçeği "kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayaldir.
Ya aynalardaki akislerdir, ya da gölgeler gibidir" diyerek dile
getirmiştir.
Ancak bu gerçeği kavrayanların sayısı tarih boyunca hep sınırlı
kalmıştır. İmam Rabbani gibi büyük alimler, bu gerçeğin kitlelere
anlatılmasının sakıncalı olabileceğini, çoğu insanın bunu anlayamayacağını
yazmışlardır.
İçinde yaşadığımız çağda ise, söz konusu gerçek, bilimin ortaya
koyduğu kanıtlarla açıklanır hale gelmiş bulunmaktadır. Evrenin
bir görüntü olduğu gerçeği, dünya tarihinde ilk kez bu denli somut,
açık ve anlaşılır bir biçimde izah edilmektedir.
Bu nedenle 21. yüzyıl, insanların yaygın olarak İlahi gerçekleri
kavrayacakları ve tek mutlak varlık olan Allah'a dalga dalga yönelecekleri
bir tarihsel dönüm noktası olacaktır. 21. yüzyılda, 19. yüzyılın
materyalist inançları tarihin çöplüğüne atılacak, Allah'ın varlığı
ve yaratışı kavranacak, mekansızlık, zamansızlık gibi gerçekler
anlaşılacak, insanlık asırlardır gözünün önüne çekilen perdelerden,
aldatmacalardan ve batıl inanışlardan kurtulacaktır.
Bu kaçınılmaz gidişin hiçbir görüntü varlık tarafından durdurulması
da mümkün değildir...
  
1.
Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, Çev:Murat Temelli, İm Yayın Tasarım
Yaşam Kitapları-1, İstanbul 1995, s.180-181
2.
Rennan Pekünlü "Aldatmacanın Evrimsizliği", Bilim ve Ütopya,
Aralık 1998
3.
Alaettin Şenel, "Evrim Aldatmacası mı?, Devrin Aldatmacası
mı?" Bilim ve Ütopya, Aralık 1998
4.
İmam Rabbani Hz. Mektupları, Cilt II, 357. Mektup, s. 163.
5.
İmam Rabbani Hz. Mektupları, Cilt II, 470. Mektup, sf.1432
|