TASARIM
TESADÜFLE AÇIKLANAMAZ
Önceki bölümde hayatın tesadüfen oluşmasının ne kadar imkansız
olduğunu gördük. Biz yine de bir an için bu imkansızlıkları da kabul
edelim; milyonlarca yıl önce, yaşamak için her türlü malzemeyi elde
etmiş bir hücrenin meydana geldiğini ve bir şekilde "hayat sahibi"
olduğunu varsayalım. Ancak buna rağmen evrim teorisi yine çökmektedir:
Bu hücre bir süre yaşamını sürdürse bile, sonunda ölecek ve öldükten
sonra ortada hiçbir canlılık kalmayacak, herşey en başa dönecektir.
Çünkü genetik sistemi olmayan bu ilk canlı hücre kendini çoğaltamayacağı
için ölümünden sonra geriye yeni bir nesil bırakamayacak, canlılık
da bunun ölümüyle birlikte sona erecektir.
Genetik sistem ise yalnızca DNA'dan ibaret değildir. DNA'dan bu
şifreyi okuyacak enzimler, bu şifrelerin okunmasıyla üretilecek
mRNA, mRNA'nın bu şifreyle gidip üretim için üzerine bağlanacağı
ribozom, ribozoma üretimde kullanılacak amino asitleri taşıyacak
bir taşıyıcı RNA ve bunlar gibi sayısız ara işlemleri sağlayan son
derece kompleks enzimlerin de aynı ortamda bulunması gerekir. Ayrıca
böyle bir ortam, ancak hücre gibi, gerekli tüm ham madde ve enerji
imkanlarının bulunduğu, her yönden izole ve tamamen kontrollü bir
ortamdan başkası olamaz...
Sonuçta bir organik madde, ancak bütün organelleriyle birlikte
kusursuz bir hücre olarak var olduğu takdirde kendini çoğaltabilir.
Bu da dünya üzerindeki ilk hücrenin, olağanüstü kompleks yapısıyla,
bir anda, oluştuğu anlamına gelmektedir.
Peki kompleks bir yapı, bir anda var olmuşsa bunun anlamı nedir?
Bu soruyu bir de şu örnekle soralım. Hücreyi kompleksliği açısından
ileri teknolojiye sahip bir arabaya benzetelim. (Gerçekte hücre,
arabanın motoru ve tüm teknik donanımına rağmen ondan çok daha kompleks
ve gelişmiş bir sistem içermektedir). Şimdi soralım: Bir gün balta
girmemiş bir ormanın derinliklerinde bir geziye çıksanız ve ağaçların
arasında son model bir araba bulsanız ne düşünürdünüz? Acaba aklınıza
ilk olarak, ormandaki çeşitli elementlerin milyonlarca yıl içinde
tesadüfen biraraya gelerek böyle bir ürün ortaya çıkardığı mı gelirdi?
Arabayı oluşturan tüm hammadde; demir, plastik, kauçuk vs. topraktan
ya da onun ürünlerinden elde edilmektedir. Ama bu durum size, bu
malzemelerin "tesadüfen" sentezlenip, sonra da biraraya gelerek
sonuçta ortaya böyle bir araba çıkardıklarını mı düşündürürdü?
Elbette ki, akıl sağlığı yerinde olan her normal insan, arabanın
bilinçli bir tasarımın, yani bir fabrikanın ürünü olduğunu düşünecek,
bunun ormanda ne aradığını merak edecektir. Çünkü kompleks bir yapının
aniden, bir anda, bir bütün olarak ortaya çıkması, onun bilinçli
bir irade tarafından var edildiğini gösterir. Hücre gibi karmaşık
bir sistem de elbette üstün bir ilmin ve iradenin ürünüdür. Yani
Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur.
Evrimciler ise, tesadüflerin ortaya son derecede kusursuz tasarımlar
çıkarabileceklerine inanmakla, gerçekte aklın ve bilimin dışına
çıkmış olurlar. Bu konudaki açık sözlü otoritelerden biri, Fransız
Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre
Grassé'dir. Grassé bir materyalisttir, ancak Darwinist teorinin
canlılığı açıklayamadığını savunmakta ve Darwinizm'in temelini oluşturan
"tesadüf" mantığı hakkında şunları söylemektedir:
Şanslı mutasyonların
havyanların ve bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına
inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını
da ister: Tek bir bitki, tek bir havyan, binlerce ve binlerce
tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır.
Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede
düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir.
Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine
dahil edilmemelidir.1
Grassé, "tesadüf" kavramının
evrimciler için ifade ettiği anlamı da şöyle özetler: "...Tesadüf,
ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah
haline gelmiştir."2
Evrimcilerin mantık bozukluğu, tesadüf kavramını kendilerine ilah
edinmelerinin bir sonucudur. Nitekim Kuran'da, Allah'tan başka varlıklara
tapan insanların akletme yeteneğinden yoksun oldukları şöyle haber
verilmektedir:
Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar
gafil olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Darwin Formülü!
Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik delillerin yanında, isterseniz
evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip olduklarını bir de çocukların
bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle özetleyelim.
Evrim teorisi canlılığın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedir.
Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz atomlar biraraya gelerek
önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında bu atomlar bir şekilde
diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. Şimdi düşünelim;
canlılığın yapıtaşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri
biraraya getirdiğimizde bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi
işlemden geçirilirse geçirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz
bu konuda bir "deney" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları,
ama yüksek sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin
Formülü" adıyla inceleyelim:
Evrimciler, büyük varillerin içine canlılığın
yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum
gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda
bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri
malzemeyi de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri
kadar (doğal şartlarda oluşumu mümkün olmayan) amino asit, istedikleri
kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10950 olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda
ısı ve nem versinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla
karıştırsınlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim
adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar nöbetleşe milyarlarca, hatta
trilyonlarca sene varillerin başında beklesinler. Bir canlının
oluşması için hangi şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa
hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar
o varillerden kesinlikle bir canlı çıkaramazlar. Zürafaları,
aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları,
yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri, muzları,
portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları,
incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını,
sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca
canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını
saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile
elde edemezler.
Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya gelerek hücreyi oluşturamazlar.
Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye bölüp, sonra art
arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi
hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar.
Madde, ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.
Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı
bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attığı iddialar üzerinde biraz
bile düşünmek, üstteki örnekte olduğu gibi, bu gerçeği açıkça gösterir.
Göz ve Kulaktaki Teknoloji
Evrim teorisinin kesinlikle açıklama getiremeyeceği bir diğer konu
ise göz ve kulaktaki üstün algılama kalitesidir.
Gözle ilgili konuya geçmeden önce "nasıl görürüz" sorusuna kısaca
cevap verelim. Bir cisimden gelen ışınlar gözde retinaya ters olarak
düşer. Bu ışınlar, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine
dönüştürülür ve beynin arka kısmındaki görme merkezi denilen küçücük
bir noktaya ulaşır. Bu elektrik sinyalleri bir dizi işlemden sonra
beyindeki bu merkezde görüntü olarak algılanır. Bu teknik bilgiden
sonra şimdi düşünelim:
Beyin ışığa kapalıdır. Yani beynin içi kapkaranlıktır,
ışık beynin bulunduğu yere kadar giremez. Görüntü merkezi denilen
yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı, belki de hiç karşılaşmadığınız
kadar karanlık bir yerdir. Ancak siz bu zifiri karanlıkta ışıklı,
pırıl pırıl bir dünyayı seyretmektesiniz.
Üstelik bu o kadar net ve kaliteli bir görüntüdür ki 20. yüzyıl teknolojisi
bile bu netliği her türlü imkana rağmen sağlayamamıştır. Örneğin şu
anda okuduğunuz kitaba, kitabı tutan ellerinize bakın, sonra başınızı
kaldırın ve çevrenize bakın. Bu gördüğünüz netlikte ve kalitedeki
bir görüntüyü başka bir yerde gördünüz mü? Bu kadar net bir görüntüyü
size dünyanın bir numaralı televizyon şirketinin ürettiği en gelişmiş
televizyon ekranı dahi veremez. Bu, üç boyutlu, renkli ve son derece
net bir görüntüdür. 100 yıldır binlerce mühendis bu netliğe ulaşmaya
çalışmaktadır. Bunun için fabrikalar, dev tesisler kurulmakta, araştırmalar
yapılmakta, planlar ve tasarımlar geliştirilmektedir. Yine bir TV
ekranına bakın, bir de şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitaba. Arada
büyük bir netlik ve kalite farkı olduğunu göreceksiniz. Üstelik, TV
ekranı size iki boyutlu bir görüntü gösterir, oysa siz üç boyutlu,
derinlikli bir perspektifi izlemektesiniz. Dikkatli bakın televizyonda
bulanıklık var, bu bulanıklık sizin görüntünüzde var mı? Elbette ki
yok…
Uzun yıllardır, onbinlerce mühendis üç boyutlu TV yapmaya, gözün
görme kalitesine ulaşmaya çalışmaktalar. Her ne kadar üç boyutlu
bir televizyon sistemi yapabildilerse de, onu da gözlük takmadan
üç boyutlu görmek mümkün değil, kaldı ki bu suni bir üç boyuttur.
Arka taraf daha bulanık, ön taraf ise kağıttan dekor gibi durur.
Hiçbir zaman gözün gördüğü kadar net ve kaliteli bir görüntü oluşmaz.
Kamerada da, televizyonda da mutlaka görüntü kaybı meydana gelir.
İşte evrimciler, bu kaliteli ve net görüntüyü oluşturan mekanizmanın
tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedirler. Şimdi biri size, odanızda
duran televizyon tesadüfler sonucunda oluştu, atomlar biraraya geldiler
ve bu görüntü oluşturan aleti meydana getirdiler dese ne düşünürsünüz?
Binlerce kişinin biraraya gelip yapamadığını atomlar nasıl yapsın?
100 yıldan beri on binlerce mühendis, dev tesislerde, büyük sanayi
komplekslerinde, yüksek teknoloji laboratuvarlarında, en ileri teknoloji
imkanlarını kullanarak uğraşmış, araştırmış ve ancak bu kadarını
elde edebilmiş.
Gözün gördüğünden daha ilkel olan bir görüntüyü oluşturan alet
tesadüfen oluşamıyorsa, gözün ve gözün gördüğü görüntünün de tesadüfen
oluşamayacağı çok açıktır. TV'dekinden çok daha detaylı ve akıllı
bir plan ve tasarım gerekmektedir. Bu kalitedeki ve bu netlikteki
görüntünün planı ve tasarımı ise herşeye güç yetiren Allah'a aittir.
Aynı durum kulak için de geçerlidir. Dış kulak, çevredeki sesleri
kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa iletir; orta kulak
aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak
da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir.
Aynen görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir.

Onyıllardır, binlerce mühendis
kaliteli üç boyutlu görüntü sistemi oluşturmaya çalışmaktadırlar.
Bunun için özel sistemler, gözlükler kullanmaktadırlar.
Teknolojideki olağanüstü ilerlemeye rağmen, hiçbir zaman
gözün gördüğü netlikte, üç boyutlu bir görüntü elde edilememektedir.
|
Gözdeki durum kulak için de geçerlidir, yani beyin ışık gibi sese
de kapalıdır, ses geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne kadar gürültülü
de olsa beynin içi tamamen sessizdir. Buna rağmen en net sesler
beyinde algılanır. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini
dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız. Ama
o anda hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse,
burada keskin bir sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Kulakta ve beyinde var olan bu kalite ve teknoloji
üstünlüğünü insanoğlunun ürettiği teknoloji ile karşılaştıralım
yine. Net bir görüntü elde edebilmek ümidiyle teknoloji nasıl kullanılıyorsa,
ses için de aynı çabalar onlarca yıldır sürdürülmektedir. Ses kayıt
cihazları, müzik setleri, birçok elektronik alet, sesi algılayan
müzik sistemleri bu çalışmalardan bazılarıdır. Ancak, tüm teknolojiye,
bu teknolojide çalışan binlerce mühendise ve uzmana rağmen kulağın
oluşturduğu netlik ve kalitede bir sese ulaşılamamıştır. En büyük
müzik sistemi şirketinin ürettiği en kaliteli müzik setini düşünün.
Sesi kaydettiğinde mutlaka sesin bir kısmı kaybolur veya az da olsa
mutlaka parazit oluşur veya müzik setini açtığınızda daha müzik
başlamadan bir cızırtı mutlaka duyarsınız. Ancak insan vücudundaki
teknolojinin ürünü olan sesler son derece net ve kusursuzdur. Bir
insan kulağı, hiçbir zaman müzik setinde olduğu gibi cızırtılı veya
parazitli algılamaz; ses ne ise tam ve net bir biçimde onu algılar.
Bu durum, insan yaratıldığı günden bu yana böyledir.
Şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı hiçbir görüntü ve ses cihazı,
göz ve kulak kadar hassas ve başarılı birer algılayıcı olamamıştır.
Kısacası vücudumuzda tüm insanlığın, asırların bilgi birikimini,
tecrübesini ve imkanlarını kullanarak ürettiği teknolojiden daha
üstün bir teknoloji vardır. Hiç kimse bir müzik setinin veya bir
kameranın tesadüfler sonucunda meydana geldiğini söyleyemez. Peki,
bu sistemlerden daha üstün olan insan bedenindeki teknolojilerin,
evrim adı verilen rastlantılar yığını sonucunda ortaya çıktığı nasıl
iddia edilebilir?
Açıktır ki, göz, kulak ve insan vücudunun diğer tüm parçaları,
çok üstün bir yaratılışın eseridirler. Bu eserler ise, kendilerini
yaratan Allah'ın eşsiz ve benzersiz yaratmasının, sonsuz bilgi ve
kudretinin apaçık göstergesidir.
Görme ve işitme olayına burada özellikle değinmemizin sebebi, evrimcilerin
bu derece açık olan yaratılış delillerini dahi bir türlü kavrayamamalarıdır.
Eğer, bir gün bir evrimciden, göz ve kulaktaki bu üstün tasarım
ve teknolojinin nasıl olup da tesadüfler sonucu meydana geldiğini
açıklamasını isterseniz, hiçbir makul ve mantıklı cevap veremeyeceğini
açıkça göreceksiniz. Darwin bile, Asa Gray'a yazdığı 3 Nisan 1860
tarihli mektubunda "gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu" diyerek,
evrimcilerin canlılıktaki üstün tasarım karşısındaki çaresizliğini
itiraf etmiştir.3
Evrim Teorisi Dünya Tarihinin En Etkili Büyüsüdür
Bu kitap boyunca evrim teorisinin bilimsel olarak hiçbir delili
olmayan, aksine paleontoloji, mikrobiyoloji, anatomi gibi bilim
dallarında elde edilen bulgular tarafından çürütülen bir teori olduğu
bilimsel delilleri ile açıklandı. Önceki sayfalarda da evrimin bilimsel
bulguların yanısıra akıl ve mantıkla da hiçbir şekilde bağdaşmadığı
üzerinde duruldu.
Burada şunu belirtmek gerekir ki, önyargısız, hiçbir ideolojinin
etkisi altında kalmadan, sadece aklını ve mantığını kullanan her
insan, bilim ve medeniyetten uzak toplumların hurafelerini andıran
evrim teorisinin inanılması imkansız bir iddia olduğunu kolaylıkla
anlayacaktır.

Geçmiş zamanlarda timsaha tapan insanların
inanışları ne derece garip ve akıl almazsa günümüzde Darwinistlerin
inanışları da aynı derecede akıl almazdır. Darwinistler
tesadüfleri ve cansız şuursuz atomları yaratıcı güç olarak
kabul ederler hatta bu inanca bir dine bağlanır gibi bağlanırlar.
|
Yukarıda da belirtildiği gibi, evrim teorisine inananlar, büyük
bir varilin içine birçok atomu, molekülü, cansız maddeyi dolduran
ve bunların karışımından zaman içinde düşünen, akleden, buluşlar
yapan profesörlerin, üniversite öğrencilerinin, Einstein, Galileo
gibi bilim adamlarının, Humphrey Bogart, Frank Sinatra, Pavarotti
gibi sanatçıların, ve bunların yanısıra ceylanların, limon ağaçlarının,
karanfillerin çıkacağına inanmaktadırlar. Üstelik, bu saçma iddiaya
inananlar bilim adamları, pofesörler, kültürlü, eğitimli insanlardır.
Bu nedenle evrim teorisi için "dünya tarihinin en büyük ve en etkili
büyüsü" ifadesini kullanmak yerinde olacaktır. Çünkü, dünya tarihinde
insanların bu derece aklını başından alan, akıl ve mantıkla düşünmelerine
imkan tanımayan, gözlerinin önüne sanki bir perde çekip çok açık
olan gerçekleri görmelerine engel olan bir başka inanç veya iddia
daha yoktur. Bu, eski Mısırlıların Güneş Tanrısı Ra'ya, Afrikalı
bazı kabilelerin totemlere, Sebe halkının Güneş'e tapmasından, Hz.
İbrahim'in kavminin elleri ile yaptıkları putlara, Hz. Musa'nın
kavminin altından yaptıkları buzağıya tapmalarından çok daha vahim
ve akıl almaz bir körlüktür.
Gerçekte bu durum, Allah'ın Kuran'da işaret ettiği bir akılsızlıktır.
Allah, bazı insanların anlayışlarının kapanacağını ve gerçekleri
görmekten aciz duruma düşeceklerini bir çok ayetinde bildirmektedir.
Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan
da, onlar için farketmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini
ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır.
Ve büyük azab onlaradır. (Bakara Suresi, 6-7)
…Kalbleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri
vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar
hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil
olanlardır. (Araf Suresi, 179)
Allah bir başka ayetinde ise bu insanların mucizeler görseler bile
inanmayacak kadar büyülendiklerini bildirmektedir:
Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak,
ordan yukarı yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki
biz büyülenmiş bir topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)
Bu kadar geniş bir kitlenin üzerinde bu büyünün etkili olması,
insanların gerçeklerden bu kadar uzak tutulmaları, 150 yıldır bu
büyünün bozulmaması ise, kelimelerle anlatılamayacak kadar hayret
verici bir durumdur. Çünkü, bir veya bir kaç insanın imkansız senaryolara,
saçmalık ve mantıksızlıklarla dolu iddialara inanmaları anlaşılabilir.
Ancak dünyanın dört bir yanındaki insanların, şuursuz ve cansız
atomların ani bir kararla biraraya gelip; olağanüstü bir organizasyon,
disiplin, akıl ve şuur gösterip kusursuz bir sistemle işleyen evreni,
canlılık için uygun olan her türlü özelliğe sahip olan Dünya gezegenini
ve sayısız kompleks sistemle donatılmış canlıları meydana getirdiğine
inanmasının, "büyü"den başka bir açıklaması yoktur.
Nitekim, Allah Kuran'da, inkarcı felsefenin savunucusu olan bazı
kimselerin, insanları yaptıkları büyülerle etkilediklerini Hz. Musa
ve Firavun arasında geçen bir olayla bizlere bildirmektedir. Hz.
Musa, Firavun'a hak dini anlattığında, Firavun, Hz. Musa'ya kendi
"bilgin büyücüleri" ile insanların toplandığı bir yerde karşılaşmasını
söyler. Hz. Musa, büyücülerle karşılaştığında, büyücülere önce onların
marifetlerini sergilemelerini söyler. Bu olayın anlatıldığı ayetler
şöyledir:
(Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince,
insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler
ve (ortaya) büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)
Görüldüğü gibi Firavun'un büyücüleri yaptıkları "aldatmacalar"la
- Hz. Musa ve ona inananlar dışında- insanların hepsini büyüleyebilmişlerdir.
Ancak, onların attıklarına karşılık Hz. Musa'nın ortaya koyduğu
delil, onların bu büyüsünü, ayetteki ifadeyle "uydurduklarını yutmuş"
yani etkisiz kılmıştır:
Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik.
(O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını
derleyip-toparlayıp yutuyor. Böylece hak yerini buldu, onların
bütün yapmakta oldukları geçersiz kaldı. Orada yenilmiş oldular
ve küçük düşmüşler olarak tersyüz çevrildiler. (Araf Suresi,
117-119)
Ayette de bildirildiği gibi, daha önce insanları büyüleyerek etkileyen
bu kişilerin yaptıklarının bir uydurma olduğunun anlaşılması ile,
söz konusu insanlar küçük düşmüşlerdir. Günümüzde de bir büyünün
etkisiyle, bilimsellik kılıfı altında son derece saçma iddialara
inanan ve bunları savunmaya hayatlarını adayanlar, eğer bu iddialardan
vazgeçmezlerse gerçekler tam anlamıyla açığa çıktığında ve "büyü
bozulduğunda" küçük duruma düşeceklerdir. Nitekim, yaklaşık 60 yaşına
kadar evrimi savunan ve ateist bir felsefeci olan, ancak daha sonra
gerçekleri gören Malcolm Muggeridge evrim teorisinin yakın gelecekte
düşeceği durumu şöyle açıklamaktadır:
Ben kendim, evrim teorisinin, özellikle uygulandığı
alanlarda, geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden
biri olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz
bir hipotezin inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır.4
Bu gelecek uzakta değildir; aksine çok yakında insanlar "tesadüfler"in
ilah olamayacaklarını anlayacaklar ve evrim teorisi dünya tarihinin
en büyük aldatmacası ve en şiddetli büyüsü olarak tanımlanacaktır.
Bu şiddetli büyü, büyük bir hızla dünyanın dört bir yanında insanların
üzerinden kalkmaya başlamıştır. Evrim aldatmacasının içyüzünü öğrenen
bir çok insan, daha önceden bu aldatmacaya nasıl kapıldığını hayret
ve şaşkınlıkla düşünmektedir.
  
1.
Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, New York: Academic
Press, 1977, s. 103.
2.
Pierre-P Grassé, Evolution of Living Organisms, s. 107.
3.
Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason. Boston: Gambit,
1971, s. 101.
4.
Malcolm Muggeridge, The End of Christendom,
Grand Rapids: Eerdmans, 1980, s.43
|